27 Ekim 2026, Salı Tezkire Dergisi Düşünce, gündem ve İslam dünyası üzerine yazılar
Tezkire
Düşünce ve Felsefe

Aktuele Hapsolmak

Birey ve toplum arasındaki ilişki, mahiyeti çağın getirdiklerine göre şekillenebilmekle birlikte bizlere ana ekseni yüzyıllardır aynı kalmış olan sosyal bir gerçeklik sunmaktadır. Bireyin etkenliği ve edilgenliği…

Aktuele Hapsolmak

Birey ve toplum arasındaki ilişki, mahiyeti çağın getirdiklerine göre şekillenebilmekle birlikte bizlere ana ekseni yüzyıllardır aynı kalmış olan sosyal bir gerçeklik sunmaktadır. Bireyin etkenliği ve edilgenliği, toplumdaki konumunun özne mi yoksa nesne mi olacağı sorusuna yanıt bulmamızı sağlamaktadır.

Düşünen, sorgulayan, üreten, verilenin/dayatılanın kıskacında kalmayı reddeden ortalama birey tipolojisinin oluşturduğu toplumlarda, öznelik bilincinden ya da temel bir vizyondan söz edebiliriz.

Ne var ki içerisinde bulunduğumuz çağda, bireyin özne olma iddiası, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar zorlu bir imtihandan geçmektedir. Düşünmekten değil tepki vermekten sorumlu tutulan, sabah okuduğu haber öğleye varmadan yerini başka bir tartışmaya bırakan, dün üzerine kafa yorduğu bir mesele bugün hiç yaşanmamışçasına unutulan “bugünün bireyi”, kendi vizyonunu inşa edecek bir zemin bulamamakta, toplumun vizyonuna katkı sunma aşaması da ham hayal olarak kalmaktadır.

“Aktüele hapsolmak” olarak nitelediğimiz bu durumu; idealleri, fikri derinliği ve geleceği ıskalayarak yalnızca akışta sunulan anlık krizlere ve trendlere odaklanma hali olarak da tanımlayabiliriz. Zira tüm bu yelpazede, özne olma iddiasını taşıması beklenen birey, edilgen bir konuma sürüklenerek, gündemi takip eden değil gündem tarafından sürüklenen bir hal alabilmektedir.

Bu durumun kendiliğinden olamayacağını ispata dair pek çok modernite anlatısı ya da küreselleşme tezi gündeme getirilebilir ancak bunun yerine bireyi ve toplumu aktüele mahkûm eden temel dinamikleri ele almakta fayda görüyoruz.

İlk dinamik enformasyon bolluğudur. Bilgi, temininde güçlük çekilen bir olgu yerine, hakikate tevili her geçen gün zorlaşan bir kavrama dönüşmüş durumdadır. Büyük veri akışlarına sahip olan kurum/kuruluşların, bilgi ya da veri teminine ilişkin bir sorunları kalmamış ancak oluşan kütle içerisinden doğru tasnif ve analiz/sentez ile somut bir çıktı oluşturabilmek eskisinden daha güç hale gelmiştir. İşte ne yazık ki birey bazında da benzer bir durumla karşı karşıya kalmaktayız. Sürekli güncellenen ekranlar, zihni derinlemesine düşünmekten alıkoymakta, bir konuyu kavramaya fırsat bulamadan bir sonraki bilgiyle karşılaşılmakta ve bu da kronik bir zihinsel dağınıklığa yol açmaktadır.

Toplumu aktüele mahkum eden ikinci dinamik olarak ise karşı karşıya olduğumuz algoritmik düzeni sayabiliriz. Kodları piyasa şartlarına ve arz/talep dengesine göre şekillendirilmiş sosyal medya algoritmaları, bireylere, topluma hatta kurumsal düzlemde devlet, siyaset ve hukuk işleyişlerine yön verebilir hale gelmiş durumdadır. Sosyal medya ve dijital mecraların, daha fazla etkileşim hedefiyle söz konusu algoritmik düzenlerinde sakin ve derin fikri tartışmaları değil öfkeyi ve anlık polemikleri öne çıkarmaları, toplumu da farkında olmadan bu döngünün içine çekmekte, sokaktan akademiye hayatın tüm döngüsünde mecburi algoritmik gündemler yer bulmaktadır.

Üçüncü dinamik olarak ise; bir kısır döngü misali toplumun aktüele mahkumiyetinin hem gerekçesi hem de sonucu sayabileceğimiz “toplumsal hafıza kaybı”nı dile getirebiliriz. Fransız filozof Paul Virilio’nun düşüncelerinden hareketle literatürde “hızlandırılmış hakikat” olarak adlandırılan durum, toplumların uzun süreli belleklerini ve bu bellekleri canlı tutan kadim aparatları adeta yok etmiş, kısa süreli toplumsal bellekleri ise dijitalin hegemonyasına ve insafına terk etmiş durumdadır. Gündem o kadar hızlı akmaktadır ki, ne dün yaşanan elem verici bir hadisenin öğretici acıları toplum hafızasında yer edebilmekte, ne de köklü bir mesele tüm yönleriyle tartışılma imkânı bulabilmektedir. Toplum, bir konudan diğerine sıçrarken, hiçbir meseleyi sonuna kadar düşünme ve çözümleme fırsatı bulamamaktadır.

Öyle ki, toplumun siyasal-sosyal yapısı içerisinde, farklı kutuplarda yer alarak birbirlerini; yaşam biçimlerini, eleştirilerini ya da beklentilerini dikkate almamakla suçlayan kesimlerin sütre gerisinde gizlenen hakiki düşmanlarının, hiç kimsenin üzerinde tam kontrol sağlayamadığı algoritmik gündemler olduğu söylenebilecektir.

Aktüelin elde ettiği bu belirleyici konumun, bireysel ve toplumsal düzlemde sebebiyet verdiği hasarların tespiti, ortaya çıkan varoluşsal ve fikri erozyonun teşhisi bakımından önem arz etmektedir.

Bireyin aktüel mahkumiyetiyle yaşamakta olduğu en temel kayıp; iç huzuru ve sükunettir. Gündemin alakadar olunan ve bu sebeple de algoritma tarafından önüne sürekli çıkarılan daimi değişimlerini takip etme zorunluluğu hissi bireyi sürekli bir tetikte olma haline mahkum etmekte, bildirimlere bağ(ımlı)lanan bu dijital bireyin iç dünyasını sessize alma imkanı ortadan kalkmaktadır. Oysa ki insanın iç dünyasında yaşayacağı sükûnet ve hatta farklı bir boyut olarak sıkılma hali dahi pek çok düşünürün işaret ettiği üzere, insanın kendi varoluşuna dair sorularla baş başa kalabildiği üretken bir boşluk anı olabilmektedir. Modern birey ise bu boşluğu dahi gündemin gürültüsüyle doldurmakta, kendi iç sesini duyabileceği sükûnet anlarını ekranlardan aşağı kaydırmaktadır. Kuşkusuz ki bu kaçış hali, bilinçli bir tercihten çok çağın dayattığı bir alışkanlığın sonucudur ve bu yönüyle de farkındalığı oldukça güçtür.

Bireysel düzeydeki bu kayıp, zamanla toplumsal ve fikri düzlemde çok daha yapısal bir tahribata dönüşmektedir. Büyük medeniyet tasavvurları, stratejik vizyonlar ve geniş coğrafyalara ilham olacak mefkureler, günlük polemiklerin kıskacında, aktüelin omuzlarında bayraklaşan sloganların gölgesinde kalabilmektedir.

Adına “kamusal tartışma zemini” diyebileceğimiz, geçmişte büyük düşünce sistemlerinin, uzun soluklu edebi eserlerin ya da nesiller boyu tartışılagelen felsefi meselelerin etrafında şekillendiği alanın bugün ne tür polemikler ve gündemlerle kuşatıldığını düşünmek gerekmektedir. Bu durumun en somut göstergesi, entelektüel iklimi belirleyen sorunun niteliğidir. “Yarın ne olacak” ya da “Bu gidiş nereye?” sorusunun yerini “şu an kim kime ne dedi?” merakının almasını Alev Alatlı’nın entelektüel ve kamusal hayattaki bayağılaşmayı tarif etmek için ürettiği “paçozlaşma” kavramının güncel bir tezahürü olarak niteleyebileceğimiz kanaatindeyiz. 

Gelinen bu noktanın bedeli yalnızca kamusal tartışmanın niteliğiyle sınırlı kalmamaktadır. Bir toplumun ortak gelecek tasavvuru oluşturabilmesi, o toplumun bireylerinin en azından belirli bir müddet aynı meseleler üzerinde düşünebilmesini, tartışabilmesini ve nihayetinde bir mutabakat ya da en azından üretken bir anlaşmazlık zemini oluşturabilmesini gerektirmektedir. Ancak gündem bu denli hızlı aktığında, hiçbir mesele bu olgunlaşma sürecini tamamlayamamaktadır. Bir tartışmanın ortasındayken bir sonraki tartışmaya sürüklenmekte olan toplumun ortak vizyon inşa etme kapasitesi de sistematik olarak aşınmaktadır. Böylece hem birey hem de toplum, geleceği şekillendirme iddiasından uzaklaşarak “şimdi”nin idaresiyle meşgul olmakta ya da edilmektedir.

İhtimaldir ki her çağ, kendi hızını bir kader olarak yaşamış, kendi gürültüsünü aşılamaz sanmıştır. Ne var ki bugünün farkı, bu hızın artık bireyin rızasına dahi ihtiyaç duymadan, algoritmik bir zorunluluk olarak dayatılmasıdır. Dolayısıyla çözüm başlığı altında sunulabilecek temel adım, gündemle kurulan ilişkinin mahiyetini değiştirmek, bireyi yeniden özne haline getirebilmektir. Bu noktada aktüelin bize dayattığı "yetişme" telaşından azade olabilmek önem arz etmektedir. Her gündem maddesine anında pozisyon almamış olmak, cehalet ya da ilgisizlik değil olgunlaşmaya, hazmetmeye, idrake ve dahi pişmeye zaman tanımaktır. 

Tanımlamaya çalıştığımız durumun, her geçen gün etkisini ve şiddetini arttıran sert bir rüzgar mesabesinde olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Ancak bu gerçeklikle mücadelede köklere ve kalıcı olana tutunmanın önemini de idrak edebilmeliyiz. Zira ancak geçmişle kurulan gerçekçi bir bağ bugünün gürültüsünü doğru bir perspektifle değerlendirmemizi ve geleceğe dair bir tasavvur inşa etmemizi mümkün kılabilecektir.

Bu yazıdan alıntılar

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X