26 Ekim 2026, Pazartesi Tezkire Dergisi
Tezkire
Gündem

Bîrûnî’den Weber’e: Sosyal Düşüncenin İzinde

Weber’den önce İbn Haldun, ondan da önce Bîrûnî vardı SEMERKAND-BUHARA. Özbekistan’da dolaşırken insanın karşısına yalnızca muhteşem yapılar, medreseler ve türbeler çıkmıyor. Bu coğrafyanın yetiştirdiği isimler…

Bîrûnî’den Weber’e: Sosyal Düşüncenin İzinde

Weber’den önce İbn Haldun, ondan da önce Bîrûnî vardı

 

SEMERKAND-BUHARA.

Özbekistan’da dolaşırken insanın karşısına yalnızca muhteşem yapılar, medreseler ve türbeler çıkmıyor. Bu coğrafyanın yetiştirdiği isimler, zihnimizde dünya tarihinin nasıl anlatıldığına dair soruları da canlandırıyor. Buhârî, Mâtürîdî, Hârizmî, İbn Sînâ, Bîrûnî… Her biri, bugün ayrı disiplinlere bölerek okuduğumuz büyük bir düşünce dünyasının kapısını açıyor. Semerkant’ın medreselerinden gökyüzüne bakarken astronomiyi hatırlamak kolay. Ama aynı gökyüzünün altında yaşayan insanların birbirini nasıl anladığını, farklı inanç ve hayat biçimlerinin nasıl algılandığını, nasıl karşılaştığını ve birbirlerini nasıl tanımladıklarını düşününce, özellikle Bîrûnî’nin üzerinde durmak gerekiyor.

Bîrûnî, 973 yılında Hârizm’in merkezi Kâs’ta doğdu. Bugünkü Özbekistan’la bağı, bu tarihî coğrafyadan geliyor. Elbette o dönemin Hârizm’ini bugünün devlet sınırlarına sığdıramayız; fakat Özbekistan gezisi, onun yetiştiği ilim dünyasını yeniden hatırlamak için yerinde bir vesile. Matematikçi, astronom ve coğrafyacı olarak tanıdığımız bu büyük âlimin, insan topluluklarını anlama konusunda ortaya koyduğu yaklaşım, sosyal düşüncenin tarihinde daha fazla yer bulmayı hak ediyor. Bîrûnî’nin hayatı ve çalışmaları, tabiatı araştırmakla insanı araştırmanın aynı ilmî meraktan beslenebildiğini gösteriyor.

Sosyolojinin veya genel olarak sosyal düşüncenin özellikle batı dışı geçmişinden söz ederken İbn Haldun’u anmayı öğrendik. Hatta kimi zaman onu sosyolojinin kurucusu ilan ederek düşüncesini birkaç tanıdık kavrama indirgedik. Buna rağmen İbn Haldun’un sosyal düşünceye katkısı üzerine konuşmak, zihnimizde önemli bir pencere açtı. Sadece İbn Haldun bile aslında tarih ve sosyal düşünce konusunda Batı-merkezli anlatıyı değiştirmeye yetiyor. Ancak o pencereyi biraz daha genişletip ondan yaklaşık üç asır önce yaşamış Bîrûnî’ye baktığımızda, İbn Haldun’un Cemil Meriç’in deyimiyle “kendi semasında tek yıldız” olmadığını, onun yanında büyük bir Aydınlanmanın eseri veya sebebi olan bir yıldız kümesinin bulunduğunu da görürüz. Semerkant, Buhara ve Hive’de gezerken bu yıldızların aydınlattığı dünyayı keşfedebiliyorsunuz.

İbn Haldun’a olduğu gibi Bîrûnî’ye sosyolog veya antropolog demek elbette anakronizm olur. Ama bu isimler sosyolojiden önce de toplum üzerine düşünülüyor, insanların farklı yaşayışları araştırılıyor, inançlarla toplumsal düzen arasındaki ilişkiler sorgulanıyor olduğunu bize hatırlatıyor. Bîrûnî, bu uzun tarihin ihmal edilmemesi gereken isimlerinden biridir.

Onun meşhur Tahkīku mâ li’l-Hind adlı eseri, Hindistan hakkında bilgi veren bir kitap olmanın ötesinde, başka bir dünyayı tanımanın güçlükleriyle yüzleşen bir araştırmadır. Bîrûnî bu dünyaya hazır hükümlerle girmek yerine Sanskritçe öğrenmiş, Hintli bilginlerle konuşmuş, metinlerini okumuştur. Hint düşüncesini Grek felsefesi ve sûfîlerin görüşleriyle karşılaştırması da bu emeğin üzerine kuruludur. Başkasının fikrini kendi kelimelerimizle anlatmanın rahatlığına teslim olmadan, onun kelimelerine yaklaşmak… Bugün bile yeterince yerine getiremediğimiz bu sorumluluğu, yaklaşık bin yıl önce üstlenmiştir. Hindistan eserinin yöntemi, bu bakımdan içeriği kadar önemlidir.

Dil öğrenmek burada yalnızca bir iletişim becerisi değildir. Bir toplumun düşüncesine açılan kapının eşiğinde durup kendi bilgisinin sınırını kabul etmektir. Çevirisini bilmediğimiz bir kavram, bazen bütün bir hayat anlayışını taşır. Dışarıdan tuhaf görünen bir davranış, onu yapan insan için anlamlı bir düzenin parçasıdır. Bîrûnî’nin çabasında dikkatimizi çeken, bu anlamı öğrenmeden hüküm vermemeye yönelik iradedir. Kendisi Müslümandır; başka bir inancı araştırırken kendi inancını terk etmez. Fakat kendi inancıyla başkasının neye inandığını doğru aktarma sorumluluğunu birbirine karıştırmamaya çalışır.

Max Weber’in meşhur anlamacı sosyolojisini hatırladığımızda Bîrûnî’nin bu tavrı daha da dikkat çekici hale geliyor. Weber, toplumsal eylem hakkında zihnimizdeki teoriler veya klişe kavram ve tiplemelere uygun açıklamalar yapmadan önce eylemi yapanın kendi eylemi hakkındaki niyetini ve kastını anlamamız gerektiği konusunda sosyoloji geleneğini uyarmıştı. Adına verstehende sosyoloji dediği bu yönteme göre anlamak insanların davranışlarına yükledikleri anlama yönelmeyi gerektirir. Dışarıdan görülen hareketin tarifi, o hareketin toplumsal anlamını açıklamaya yetmez. Dua eden, alışveriş yapan veya bir geleneğe uyan insanın ne yaptığını anlamak, yaptığına hangi anlamı verdiğini de araştırmayı gerektirir. Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ile Ekonomi ve Toplum isimli meşhur kitaplarında geliştirdiği yaklaşımın bu temel sorusu, Bîrûnî’nin araştırma tavrını okurken bize tanıdık gelir.

Bîrûnî’yi anlamacı yaklaşımın erken bir öncülü olarak düşünmek bu yüzden mümkündür. Burada bir etkilenme zincirinden ziyade, toplumu anlamaya ilişkin bir yakınlıktan söz ediyoruz. Hinduların bir davranışını, o davranışa dışarıdan verilmiş isimle açıklamak yerine onların düşünce dünyasına müracaat etmesi, anlamanın önemli bir şartını ortaya koyar. İnsanların inançlarının doğruluğu hakkında ne düşünürsek düşünelim, onların hayatındaki anlamını araştırmak zorundayız. Anlamak, onaylamakla aynı şey değildir; fakat doğru bir eleştirinin de anlamaya ihtiyacı vardır.

Bu tavrın, fetihlerin şekillendirdiği bir tarihî ortamda ortaya çıkması ayrıca üzerinde durulmaya değer. Bîrûnî’nin Hindistan’la karşılaşması Gazneli Mahmud döneminin siyasi ve askerî hareketliliği içinde gerçekleşmiştir. İlmî araştırması da bu dünyanın imkânlarından yararlanmıştır. Ancak siyasi üstünlük, başka bir toplum hakkında kendiliğinden bilgi sağlamaz. Bir ülkenin kapılarını açmakla onun insanlarının dünyasına girmek arasında uzun bir mesafe vardır. Bîrûnî’nin Sanskritçeye verdiği emek, bu mesafenin farkında olduğunu gösterir. Fetih şartlarında bile araştırmacı, öğrenmek için karşısındakinin önünde talebe olabilmelidir.

Onun eserini ilginç kılan bir başka özellik, bugün tabiat bilimleriyle beşerî bilimler arasında kurduğumuz sınırların orada aynı kesinlikle bulunmamasıdır. Astronomik hesaplar, coğrafya ve takvim bilgisi; inançlar, bayramlar ve toplumsal âdetlerle aynı araştırmanın içinde yer alır. Buradan hareketle şunu düşünebiliriz: İnsanların zamanı nasıl hesapladıkları, zamanı nasıl yaşadıklarından bütünüyle ayrı değildir. Bir bayramın tarihini belirleyen hesapla o bayramın toplumsal anlamı aynı hayatın parçalarıdır. Gökyüzünü ölçen akıl, yeryüzündeki insanın anlam dünyasına da yönelebilir.

Bîrûnî, ayrıca bir toplumun kendi içinde farklı düşünme ve inanma biçimleri bulunduğuna dikkat eder. Bilginlerin açıklamalarıyla geniş halk kesimlerinin uygulamaları her zaman örtüşmez. Onun havas ile avam arasında yaptığı ayrımı bugünün diliyle olduğu gibi benimsemek zorunda değiliz. Fakat bu ayrım, bir dini veya kültürü tek bir örneğe bakarak tarif etmenin güçlüğünü hatırlatır. Bu sadece erken sosyolojik bir konu değil, sosyolojnin içinde bile, indirgemeciliğe, genelleştirmelere ve klişeleştirmelere karşı ileri derecede bir sosyolojik bilinç seviyesini işaret ediyor. Bir filozofun metni bütün halkın yaşayışını temsil etmediği gibi, karşılaştığımız bir ritüel de bütün bir düşünce geleneğini açıklamaz. Bu farklılıklara gösterdiği dikkat, onun araştırmasının önemli yanlarından biridir. Bîrûnî’nin Hint düşüncesine yaklaşımı bu açıdan da okunabilir.

Grek düşüncesiyle Hint düşüncesini, sûfîlerin ifadeleriyle başka geleneklerdeki fikirleri karşılaştıran Birûnî böylece insanlığın birbirine bütünüyle kapalı dünyalardan oluşmadığını ve oluşamayacağını anlatır. Farklı dillerde ifade edilen sorular arasında akrabalıklar bulunabilir. Bunun için bütün inançları aynılaştırmaya veya farklılıkların ardında değişmez tek bir öz bulunduğunu peşinen kabul etmeye gerek yoktur. Karşılaştırmanın değeri, ortak soruları keşfederken ayrılıkları da daha açık görebilmektir. Başkasında bize tanıdık gelen bir düşünceyle karşılaşmak, hem onu hem kendimizi yeniden düşünmenin vesilesi olabilir.

Bugünün yükselen Asyasına bakarken de böyle bir dikkate ihtiyacımız var. Ülkeleri ekonomik büyüklükleri, askerî güçleri ve ticaret yolları üzerinden konuşuyoruz. İnsanlarının dünyasını tanımaya ise çoğu zaman daha az emek veriyoruz. Özbekistan’da tarihî mirasla karşılaşmak, bu yüzden fotoğraf çekmenin ötesine geçebilmeli. Medreseleri meydana getiren düşünceyi, o düşüncenin insanı tanıma biçimini de bu vesileyle hatırlamalı ve dersler çıkarmalıyız.

Semerkant’tan sosyal düşüncenin tarihine bakınca, İbn Haldun’un yanında Birûnî için de genişçe bir yer açmak gerekiyor.

 

Max Weber Bîrûnî’den intihal mi yaptı?

Semerkant’tan sosyal düşüncenin tarihine bakarken, İbn Haldun’un yanına Bîrûnî’yi de yerleştirmek gerektiğini söylemiştik. Bîrûnî’nin başka bir toplumu kendi anlam dünyası içinden kavramaya çalışan yöntemiyle Weber’in anlamacı sosyolojisi arasında dikkat çekici bir yakınlık bulunduğuna da işaret etmiştik. Ancak bu yakınlığı bir etkilenme ilişkisi olarak değil, iki düşünürün farklı yüzyıllarda ulaştığı yöntemsel bir akrabalık olarak değerlendirmiştik.

Yazım yayınlandıktan sonra sohbet ettiğim Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden meslektaşım Prof. Dr. Mustafa Orçan meseleyi daha ileri bir noktaya taşıyan “Max Weber’den Önce Ebü’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî’de Kast Sistemi” başlıklı makalesini haber verdi, okudum, iyi ki de okumuşum.

Orçan, Bîrûnî ile Weber’in Hindistan ve özellikle kast sistemi hakkındaki değerlendirmelerini yan yana getiriyor. Bu karşılaştırma, rahatsız edici fakat sorulması gereken bir soruyu gündeme taşıyor: Weber, Hindistan ve kast sistemi hakkındaki bazı fikirlerini Bîrûnî’den mi aldı? Eğer aldıysa neden ona hiç atıf yapmadı?

Tabi bu soruya bugün elimizdeki bilgilerle kesin bir “evet” cevabı veremiyoruz. Orçan da bunu kanıtlanmış bir intihal vakası olarak sunmuyor. Fakat ortaya koyduğu tarihler, benzerlikler ve suskunluk, soruyu ister istemez gerektiriyor

Bîrûnî, TahkĪku mâ li’l-Hind’i yaklaşık 1030 yılında tamamladı. Hindistan’a dışarıdan bakmakla yetinmedi. Sanskritçe öğrendi, Hintli bilginlerle konuştu, kutsal metinleri okudu, farklı bölgelerdeki dil ve uygulama ayrılıklarını gözlemledi. Bugünkü ifadelerle söylersek, yazılı kaynak incelemesini katılımcı gözleme yaklaşan bir saha araştırmasıyla birleştirdi. Hindistan’ın dinini, felsefesini, coğrafyasını, takvimini ve astronomisini incelerken kast sistemini de toplumsal hayatın merkezî kurumlarından biri olarak ele aldı.

Brahmanlardan Kşatriyalara, Vaişyalardan Sudralara ve kast dışında bırakılan kesimlere kadar toplumsal tabakaları anlattı. Bu tabakaların yalnızca bir itibar sıralaması olmadığını; meslekleri, iş bölümünü, evlenme biçimlerini, birlikte yemek yeme imkânlarını, yerleşim alanlarını ve gündelik temasları belirlediğini gösterdi. Dinin, devletin, mesleklerin ve toplumsal hiyerarşinin birbirini nasıl beslediğine dikkat çekti. Kastların birbirine karışmasının engellenmesiyle mesleklerin kalıtsal hâle gelmesi arasındaki ilişkiyi gördü.

Bunlar, sosyolojinin henüz adının bile bulunmadığı XI. yüzyılda yazılıyordu.

Aradan yaklaşık dokuz asır geçtikten sonra Max Weber, 1916-1917 yıllarında yayımlanan Hinduismus und Buddhismus çalışmasında kast sistemini din, ekonomik hayat ve toplumsal örgütlenme ilişkileri içinde inceledi. Weber de kastın yalnızca bir toplumsal sıralama olmadığını; meslek, statü, dinî saflık, evlilik, yemek ve gündelik ilişki kurallarıyla örülmüş bir sistem oluşturduğunu anlatıyordu. Kast ile meslek arasındaki ilişkiyi vurguluyor, kastları esnaf ve zanaatkâr loncalarına benzeyen meslekî birlikler olarak değerlendiriyordu.

Orçan’ın karşılaştırması, iki metin arasındaki ortak başlıkların tesadüfen geçiştirilemeyecek kadar fazla olduğunu gösteriyor: Dine dayalı tabakalaşma, mesleklerin kastlara göre ayrılması, kastların birbirleriyle evlenmesinin ve birlikte yemek yemesinin engellenmesi, “temiz” ve “kirli” kabul edilen gruplar, alt kastların köylerin dışında yaşaması, dinî hukuk ile toplumsal düzen arasındaki ilişki…

Elbette iki çalışma aynı değildir. Bîrûnî’nin bakışı çok daha bütüncüldür. O, kastı Hint toplumunun coğrafyası, astronomisi, mitolojisi, takvimi, matematiği, hukuku ve gündelik hayatıyla birlikte anlamaya çalışır. Weber ise kast sistemini daha ziyade dinî inançların ekonomik davranışa ve kapitalizmin gelişmesine etkisi bağlamında ele alır. Weber’in elinde modern nüfus sayımları ve istatistikler vardır. Bîrûnî’nin üstünlüğü ise Hindistan’da bulunmuş, dilini öğrenmiş ve incelediği toplumun insanlarıyla doğrudan konuşmuş olmasıdır. Weber Hindistan’a gitmemiş ve Sanskritçe öğrenmemiştir; çalışmasını kutsal metinlere, hukuk kitaplarına, nüfus sayımlarına ve Avrupa’daki Hindoloji literatürüne dayandırmıştır.

Bîrûnî’nin Hindistan kitabı, Alman şarkiyatçı Eduard Sachau tarafından XIX. yüzyılın sonlarında Avrupa ilim dünyasının erişimine açılmıştı. Eserin Arapça neşri ile İngilizce tercümesi 1880’lerin sonunda yayımlandığında Weber yirmili yaşlarının başındaydı. Weber’in Hindistan hakkındaki çalışmasını kaleme aldığı 1916’ya gelindiğinde kitap yaklaşık otuz yıldır Avrupa’nın akademik dolaşımındaydı.

Üstelik Sachau sıradan ve tanınmayan bir mütercim değildi. Berlin Üniversitesi’nde çalışan, Doğu dilleri ve kültürleri üzerine dönemin önde gelen Alman şarkiyatçılarından biriydi. Bu şartlarda Weber’in Bîrûnî’nin kitabından hiçbir şekilde haberdar olmaması mümkün müdür?

Mümkündür; fakat bu da başlı başına düşündürücüdür. Çünkü bir araştırmacı, Hindistan’ın dinî ve toplumsal yapısı üzerine kapsamlı bir çalışma yapıyor, kast sistemini çalışmasının merkezine yerleştiriyor, fakat yaşadığı akademik çevrede yayımlanmış en kapsamlı klasik Hindistan araştırmalarından birini görmüyorsa burada ciddi bir literatür sorunu vardır. Böyle bir durumda mesele Weber’in Bîrûnî’den yararlanması değil, Avrupa akademisinin kendi dışındaki bir bilgi mirasını görmeye değer bulmamasıdır.

İkinci ihtimal daha ağırdır: Weber, Bîrûnî’nin eserini gördü, doğrudan veya dolaylı olarak ondan yararlandı fakat adını anmadı. Bunun kanıtlanabilmesi için Weber’in notlarının, mektuplarının, kütüphane kayıtlarının ve kullandığı Hindoloji kaynaklarının ayrıntılı biçimde araştırılması gerekir. Yalnızca konu ve ifade benzerliklerinden hareketle “Weber Bîrûnî’den intihal yaptı” demek ilmî bakımdan acelecilik olur.

Fakat kesin delilin henüz bulunmamış olması soruyu sormamıza engel değildir. Çünkü fikirlerin her zaman doğrudan kitaptan kitaba geçmesi gerekmez. Bir bilgi önce şarkiyatçıların çalışmalarına, oradan sömürge idaresinin nüfus sayımlarına, ardından Avrupa sosyolojisinin kavramlarına geçmiş olabilir. Böyle bir dolaşım içinde ilk kaynak görünmezleşir; bilgi Avrupa akademisine ulaştığında onu üreten Müslüman veya başka doğulu âlimin adı metinden silinmiş olur. Avrupa Aydınlanma birikimi Müslümanlardan veya başka doğulu bilginlerden bu tür intihallerle doludur.

Tabi burada Weber’in Bîrûnî’yi bizzat okuyup okumamış olduğundan önce, Weber’in kullandığı Avrupa Hindolojisi ve İngiliz sömürge raporlarının Bîrûnî’den ne ölçüde beslenmiş olduğuna bakmak lazım.

Elbette bu mesele Weber’in sosyolojiye katkısını inkâr etmeyi ve onu harcamayı gerektirmez. Kuşkusuz Weber kast sistemini kendi kavramsal çerçevesi içinde yeniden yorumlamış; onu statü grupları, ekonomik ahlâk, geleneksellik ve kapitalizmin gelişme şartlarıyla ilişkilendirmiştir. Ancak teorik olarak geliştirmiş olmak, bir konuyu ilk defa keşfetmiş olmak anlamına gelmez. Bîrûnî’nin yaklaşık dokuz asır önce ortaya koyduğu gözlemlerin önceliğini teslim etmek, Weber’in değerini azaltmaz; yalnızca sosyal düşünce tarihinin eksik yazılmış sayfalarını tamamlar.

Batı-merkezci bilim tarihi çoğu zaman bir fikrin ilk defa ne zaman söylendiğini değil, Avrupa’da ne zaman keşfedildiğini başlangıç kabul ediyor. Başka bir dilde ve medeniyette yüzyıllar önce üretilmiş bilgi, Batılı bir düşünür tarafından yeniden ifade edildiğinde bilim tarihine onun adıyla giriyor. Böylece yalnızca insanlar değil, fikirler de sömürgeleştiriliyor, kaynağından koparılıyor, yeni bir isimle dolaşıma sokuluyor ve geldiği medeniyet görünmez kılınıyor.

Aslında Orçan’ın makalesi Weber’i kolayca bir “intihalci” ilan ediyor değil, aksine bilim tarihinin kaynaklarını yeniden araştırmaya çağırıyor. Weber bağlamında ise karşımıza iki ihtimal çıkarıyor:

Weber Bîrûnî’yi bilmiyorsa, bu Avrupa sosyal biliminin ciddi bir bilgisizliğini ve içine kapanmışlığını gösterir. Biliyor ve yararlanmasına rağmen atıf yapmıyorsa, mesele çok daha ağır bir akademik ve epistemolojik soruna dönüşür.

Doğrusu bir üçüncü ve iyimser ihtimal de Bîrûnî’nin fikirlerinin Avrupa Hindolojisine karışarak, kaynağının adı unutulmuş biçimde Weber’e ulaşmış olmasıdır. Belki en güçlü ihtimal budur. Çünkü aşina olduğumuz kadarıyla kolonyal bilgi düzeni çoğu zaman Doğu’dan aldığı bilgiyi bütünüyle reddetmez; onu kaynağından ayırarak yeniden adlandırır ve kendisine mal eder.

Semerkant’ta hatırladığımız Bîrûnî böylece sosyolojinin tarihini, kaynaklarını ve kurucularını yeniden sorgulamaya kapıyı açar. Tabi bu noktada “Bîrûnî, Weber’in öncüsü sayılabilir mi?” sorusuyla yetinmiyoruz ve daha rahatsız edici olan sorunun peşine düşüyoruz:

Weber Bîrûnî’den ne kadar haberdardı? Haberdar değilse neden değildi; haberdarsa neden onun adını hiç anmadı?

Not: Tarihsel olarak güvenle söyleyebildiğimiz husus, Eduard Sachau’nun Bîrûnî’nin eserini 1887-1888’de neşredip İngilizceye çevirdiği ve kitabın Weber’in Hindistan incelemesinden yaklaşık otuz yıl önce Avrupa’da erişilebilir olduğudur. Yine de Weber’in eseri doğrudan okuduğunu gösteren bir belge henüz ortaya konulmuş değildir. Sachau’nun 1888 tarihli tercümesinin nüshası Internet Archive’da görülebilir.

Bu yazı, Yeni Şafak’ın internet sitesinden alınmıştır.

 

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X