26 Ekim 2026, Pazartesi Tezkire Dergisi
Tezkire
Gündem

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

Bir Münzevi Derviş Yahya Kemal Erenoğlu’nun Aziz Hatırasına Takvimler 1984 yılını gösteriyordu. Onunla ilk kez İzmit İmam Hatip Ortaokulu’nun üçüncü sınıfında tanışmıştık. O sıralarda başlayan yol arkadaşlığımız…

Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak

Bir Münzevi Derviş Yahya Kemal Erenoğlu’nun Aziz Hatırasına

Takvimler 1984 yılını gösteriyordu. Onunla ilk kez İzmit İmam Hatip Ortaokulu’nun üçüncü sınıfında tanışmıştık. O sıralarda başlayan yol arkadaşlığımız, kesintisiz beş yıl boyunca devam edecekti. Ben o yıllarda bütünleme sınavlarını vererek sınıfa dışarıdan dahil olmuştum. Bu yüzden, birbirini zaten tanıyan, kendi içinde alt klikler ve gruplar oluşturmuş kemikleşmiş bir sınıf düzeniyle karşılaştım. Bir yıl beklemek zorunda kalmanın verdiği o mahzun yoksunluk hissinin ardından, yeni sınıfıma hızla adapte olmayı ve başarılı bir dönem geçirmeyi her şeyden çok istiyordum.

Tüm ortaokul öğrencileri gibi ben de zamanla kendime yakın bulduğum arkadaş gruplarına yöneldim. Uzunca bir süre sıra arkadaşlığımı Şamil Uçkun ile paylaştım. Daha sonra İbrahim Debreli arkadaşımla da epeyce uzun süren bir sıra birlikteliğimiz oldu; her ikisi de dünya iyisi çocuklardı. Derince’den gelen Hasan Kızılkaya ve Ercan Bucak da hem benim için hem de ileride kurulacak o yakın dostluk halkamız için çok değerli birer parça olacaktı. Elbette daha pek çok arkadaşla temasımız oldu; burada adını zikredemediklerim gücenmesinler ; zira hepsiyle hafızamda çok güzel izler bırakan bir beraberliğimiz vardı.

Bu yeni tanıştığım simalar arasında Yahya Kemal’in ilk başlarda çok belirgin bir yeri yoktu aslında. Genellikle beden eğitimi derslerinde, okul bahçesinde beraber vakit geçirirdik. Bir de öğle tatillerinde, ikimiz de yatılı olmadığımız için yemeğe birlikte Şen Yuvam Lokantası’na gittiğimizi hatırlıyorum. Menümüz genelde hiç değişmezdi: Az kuru, az pilav ve bol ekmek. Yahya Kemal, lise yıllarının başında ve ortalarında akademik açıdan oldukça vasat, kendi halinde bir öğrenci olarak eğitim hayatına devam ediyordu. Derslerde kendisini ön plana çıkaracak bir başarı göstermediği gibi, genellikle her yıl üç veya dört dersten bütünlenmeye kalır, bu dersleri de ancak Eylül ayındaki sınavlarda vererek sınıfını geçmeyi başarırdı. Birkaç defa, derslerde titizlikle tuttuğum defterlerimi bütünleme sınavları öncesinde onunla paylaştığımı hatırlıyorum. O ise defterlere şöyle bir bakar, çalışır ve o zor dersleri büyük bir kolaylıkla geçiverirdi. O yıllarda kendisi, ileriki yaşlarında ortaya çıkacak o olağanüstü ve parlak başarısından son derece uzak; sessiz, hatta belki de içine kapanık bir ömür sürüyordu. Ancak arkadaşlığımız gün geçtikçe sessizce ilerledi; yaz tatillerinde mektuplaşacak kadar derin bir muhabbet ve sevgi bağına dönüştü. Adresi hafızamda dün gibi nettir: Yahya Kemal Erenoğlu, Kullar Kasabası, Yuvacık - İzmit. Aramızda bu taşra adresine yazılmış onlarca mektup gidip gelmişti.

Onunla olan diyaloğumuz ve dostluğumuz, sınıf için dostluk ve arkadaşlık zemininde ilerliyordu. Özellikle İzmit İmam Hatip Okulun düzenlediği yurt içi gezilerde hep yan yanaydık. O da ben de bu tür gezilere katılmaktan çok zevk alırdık. Antalya ve Kapadokya seyahatlerinin ardından, 1986 yılında onunla birlikte kutsal topraklara, Umre’ye de gittik. Bu kutlu yolculuk, arkadaşlığımızı tamamen pekiştirdi ve sarsılmaz bir zemine oturttu. Ancak bizim için asıl büyük uyanış, dünyayı ve ülkeyi kavrayacak bir "Üniversite vizyonu" kazanmamızla başladı. O yıllarda kötü yönetildiğine inandığımız Türkiye’nin idaresine talip olan İslamcı siyasetin üzerimizde bıraktığı etkiyle de olacak, ülkenin yönetim kadrolarında mutlaka yer almamız gerektiği fikri ruhumuza işlemişti. Bunu gerçekleştirebilmek için de mutlaka nitelikli bir üniversite eğitim ve öğretiminden geçmemiz; ülkenin gelecekte ihtiyaç duyacağı donanımlı belediye başkanları, kaymakamlar, valiler, hakimler, savcılar ve öğretim üyeleri olarak hizmet vermemiz gerektiğine tüm kalbimizle inanıyorduk.

Bu motivasyonun içimizde yaktığı ateş, lisenin son yılında bizi bir dershaneye yazılarak hazırlıklara başlamaya sevk etti. Fakat bu yeterli olamazdı. Tempomuzu daha da artırmak ve daha verimli çalışabilmek için İzmit’te özel bir eve çıktık; orada gece gündüz demeden ders çalışırdık. Ben, Behzat ve Yahya Kemal, aynı evde yaklaşık altı ay boyunca omuz omuza verdik. Yemeğimizi kendimiz yapar, bulaşıkları yıkar ve sürekli birbirimizle ders çalışırdık.

Nihayet 1988 yılı geldiğinde, İzmit İmam Hatip Lisesi adeta sarsıcı bir başarı haberiyle çalkalandı. O yıl yapılan ÖSS birinci basamak sınavında Yahya Kemal Erenoğlu, yanılmıyorsam 188 puan alarak İzmit birincisi olmuştu. Bu habere başta okul yönetimi ve seçkin hocalarımız olmak üzere kimse inanamadı. Dört yıllık lise tahsili boyunca bütünlemesiz sınıf geçmeyen vasat bir öğrenci olan Yahya Kemal, nasıl olur da okul birinciliğini bir kenara bırakın tüm İzmit’in en başarılı öğrencisi olabilirdi !?  Bu duruma, ilk bakışta akıl ve sır erdirilecek gibi değildi. Okulun her yıl gözdesi olan, o dönemin "prens namzetli" öğrencileri yerine kürsüye Yahya Kemal Erenoğlu’nun oturmasını ciddi ciddi içine sindiremeyen sözüm ona meslek hocaları bile çıktı. İsimlerini zikretmeye gerek yok elbette; aynı şahsın daha sonra başka sıkıntılar çıkararak Yahya Kemal’in kazandığı üniversiteye yerleşmesini engellemek adına yaptıkları çirkinlikleri İzmit İmam Hatip camiası yakinen bilir. Neyse ki Mesut Barış gibi abidevi bir müdürümüz vardı da bu büyük bela suhuletle savuşturuldu.

Evet, artık Yahya Kemal Erenoğlu için hayatında yepyeni bir sayfa açılmak üzereydi. Birlikte ÖYS (ikinci basamak) sınavı için de hummalı çalışmamıza devam ediyorduk. O yıllarda üniversiteye hazırlığa yönelik çalışmaların her türlüsünü denerdik. Örneğin, sosyal bilimler derslerinin hazırlık kitaplarından ses kasetleri oluşturur, bunları bir müzik gibi walkman ile dinlerdik. Hatta bu kasetleri çoğaltıp ihtiyacı olan diğer dostlarımıza da verirdik; öylesine mutlu, öylesine umut dolu bir telaş içindeydik ki anlatamam. Benim sosyal bilimlere ve genel kültüre olan merakımı Yahya çok erken dönemde keşfetmiş olacak ki bana sürekli "Prof." diye hitap ederdi. Ne sorsa bilirdim; adeta o yılların Google’ı gibi işlev görüyordum. Bu nedenle aramızda sık sık, "Prof. sen de her şeyi biliyorsun" diyen takılmaları ve keyifli diyalogları geçerdi. Yıllar sonra akademik hayata adım atıp gerçekten bir sosyoloji profesörü olacağımdan henüz habersizken, bana bu unvanla seslenen ilk kişi oydu. Belki de bu içten hitap kalbi bir dua ve niyaz olarak kabul gördü ki, Yüce Allah bana bu akademik payeyi nasip etti.

Yahya Kemal ve Behzat kardeşlerimle geçen o yoğun çalışma döneminin ardından girdiğimiz ikinci basamak sınavında elimizden gelenin en iyisini yaptık. Yahya, tıpkı ilk sınavda olduğu gibi yine muazzam bir derece elde ederek birinci hedefi olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) Uluslararası İlişkiler bölümüne yerleşti. O yıllarda tüm İmam Hatipli gençlerin düşlerini süsleyen bu efsanevi fakülte, onun da tam olarak idealiydi. Ancak aramızda yaptığımız kimi sohbetlerde bazen şaka yollu, bazen de gayet ciddi bir tonla bana, "Prof. ben aslında deli doktoru (psikiyatrist) olmak istiyorum, ne dersin?" derdi. Ben de bunun için Tıp Fakültesine gitmesi gerektiğini, bunu yaparsa da Kaymakam veya Vali olma hedefinden sapacağını söylerdim. Fakat ilginçtir ki, ÖYS sınavında artan zamanda Fen soruları da çözmüş ve gerçekten iyi bir Tıp Fakültesine girebilecek puanı da hanesine yazdırmıştı. Yanılmıyorsam o dönemde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanacak düzeyde bir puandı bu; gerçekten Allah vergisi, müthiş bir zekaya sahipti. Ancak tercihlerinde Tıp yazmadığı için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydoldu.

Bu arada lise son sınıfında  üniversiteye hazırlık temposu için okul derslerini iyice astığı için üniversiteye kaydolabilmesi için liseden bütünlemeye kaldığı dersleri verip diplomasını alması gerekiyordu. Ne yazık ki Kur’an-ı Kerim dersi de kaldığı dersler arasındaydı ve dersin hocası, onun üniversiteye girmesine mani olmak için elinden gelen her şeyi yapacağını açıkça söylüyordu. Neyse ki okul camiasında "Kral" lakabıyla maruf sevgili müdürümüz, merhum Mesut Barış Hoca tüm inisiyatifi eline alarak bu kepazeliğe asla geçit vermedi. Artık Yahya Kemal’in Ankara yolculuğuna kimse set çekemezdi.

Ben ve Behzat kariyerlerimize İstanbul’da, sosyoloji alanında devam ederken onunla yollarımız mekânsal olarak ayrılmıştı; ama bu ayrılık aramızdaki sarsılmaz irtibatı asla koparamazdı. Sömestr tatilleri ve yaz ayları yine bize kalıyordu. Dahası, şimdiki kuşakların pek aşinası olmadığı "mektup" denen o zarif iletişim vasıtası vardı. Birbirimize durmadan yazar, hasbihal etmeyi sürdürürdük. SBF (Mülkiye), o yıllarda tam anlamıyla bir sosyal bilim cennetiydi. İlber Ortaylı, Mete Tunçay, Mehmet Ali Ağaoğulları, Beşir Hamitoğulları, Alaattin Şenel, Baskın Oran ve Oral Sander gibi çok kaliteli hocalar ders veriyordu. Yahya Kemal de bu önemli isimlerden feyz almaya başlamıştı.

Ancak o ikinci sınıftayken babasının ani vefatı, hayatındaki her şeyi altüst etti. Maalesef çok parlak bir şekilde devam etmesi beklenen akademik ve ileride umulan bürokratik kariyeri bu acı kayıpla inkıtaa uğradı; okulunu bitirmek için gereken zamana ve devam imkanına sahip olma zeminini yitirdi. Artık o, babasından kalan mesleği devralmış ve vefatına kadar sürdüreceği yepyeni bir meşgalenin eşiğine gelmişti. "Manevi şifacılık" olarak ifade edebileceğimiz derin bir alana intisap etmişti. Böylelikle tam sekiz yıl süren zorlu bir sürecin ardından üniversiteden mezun oldu olmasına ama zihnimizde büyüttüğümüz o idealist Vali veya Kaymakam olma yoluna revan olma hayalleri de sessizce suya düştü. O yıllarda onun pek çok dostu Türkiye’nin yönetiminde üst mevkilerde Bakan, Vali, Genel Müdür, Emniyet Müdürü, Belediye Başkanı, Rektör ve öğretim üyesi olarak görev alırken; o, kendi seçtiği bu sıra dışı kariyerde insanlara ruhsal şifa ve terapi sunmaya devam ediyordu. İzmit’te kapısını çalmayan, ondan derdine deva aramayan neredeyse hiç kimse yoktu.

Ben onu sıklıkla Yeşil Yol (The Green Mile) filmindeki John Coffey karakterine benzetirdim. Filmdeki o dev cüsseli adam, başkalarının ölümcül hastalıklarını ve acılarını kendi içine emerek insanlara şifa verirdi. Yahya’nın yaptığı şey de tam manasıyla buydu. Sabahtan akşama kadar hiç susmayan cep telefonunun öteki ucunda, türlü zihinsel, ruhsal ve ailevi sorunlarla boğuşan insanlara çare arar; onları derin bir sabırla dinleyerek hem bir psikiyatr rikkatiyle hem de bir manevi şifacı dostluk ve samimiyeti ile yardımcı olmaya çalışırdı.

Fakat bu ulvi misyon, onun kendi hayatında büyük bir duygusal boşluk ve yük de doğurmuştu. Kendisini tamamen insanların dertlerine ve tasalarına vakfedince, kendi iç dünyasındaki fırtınaları hep içine atar; rahatlamayı ve nefes almayı dağlarda, doğanın kucağında geçireceği zamanlara saklardı. Her insanın hayatta bir emniyet supabı vardır; gündelik hayatın ezici rutininden ve meşgalelerinden uzaklaşıp huzur bulacağı bir sığınak arar. Bunu yapamayanlar dert ve elem sahibi olup kısa sürede stresin esiri olurlar. Kimi insanlar futbol maçına gider, kimisi sinemaya sığınır, kimisi de pul koleksiyonu yapar. Yahya Kemal için bu sığınak, yüzünü tamamen doğaya dönmek ve kendine özgün hobiler edinmekti.

Her Rizeli gibi onun da genlerinde var olan en büyük tutkusu silahtı. Silah kullanmak onun için adeta bir deşarj yöntemiydi. Kocaeli İl Genel Meclisi üyeliği yapmış olması hasebiyle silah ruhsatı alması da oldukça kolay oluyordu. Ancak bu hobi sıradan bir merakın çok ötesindeydi; bir ara sahip olduğu ruhsatlı silah sayısı on beşin üzerine çıkmıştı. Aklınıza gelebilecek en nitelikli tabancalar, uzun menzilli tüfekler koleksiyonunu süslüyordu. Dışarıdan yabancı biri baksa, onun yakında büyük bir eyleme geçmeye hazırlanan bir militan olduğunu sanabilirdi. Atış talimleri yapmak için kuş uçmaz kervan geçmez bir İznik tepesinde satın aldığı arsaya giderdi. O yoğun ve boğucu hayatın ruhuna yüklediği tüm stresi, negatif enerjiyi orada barut kokusuyla havaya savurur; orada piknik yapar, çocuklarıyla baş başa kalırdı. Bu doğa ziyaretlerine bazen biz dostları da dahil olur, onunla vakit geçirmenin ve kadim bir dostluğu paylaşmanın lezzetine nail olurduk. Ancak silaha olan bu derin merakı, onun hayatı boyunca tek bir canlıya bile namlu çevirmesine asla izin vermedi; o sadece konulan cansız hedefleri tam on ikiden vurmanın teknik zevkini yaşardı. Türlü dertlerini bir psikiyatr hassasiyetiyle dinlediği danışanlarından aldığı o ağır ruhsal yükleri, doğanın kucağına böylece salar ve hafiflerdi.

Yahya’nın bu hummalı yaşamında elbette başka hobileri de olmalıydı; zira her an dağlara çıkmak veya silahlarla bir arada olmak mümkün değildi. Kullar’daki evinde de ruhunu dinlendireceği uğraşlar bulmuştu. Bu hobilerin ilki fotoğrafçılıktı. Aldığı profesyonel fotoğraf makinesiyle son derece kaliteli, estetik resimler çekmeye başlamıştı. Ne zaman bir öğrenci etkinliği, bir dost düğünü veya cemiyet olsa, makinesini omzuna takar çıkar gelirdi. Fakat bu hobisinde de tıpkı silah merakında olduğu gibi benzer bir "aşırılıkla" karşılaşacaktık: Bir anda en üst model üç beş tane profesyonel Nikon marka makinenin sahibi oluvermişti. O, hayatı hep uçlarda yaşamayı, absürt derecede bir tutkuyla gerçeklikle dalga geçmeyi severdi. Sıradan bir insan için lüks veya saçmalık sayılabilecek şeyler, onun şahsında kendine has derin bir anlama kavuşurdu. Öylesine özgün, öylesine nevi şahsına münhasır bir kişilikti ki, ona her aşırılık adeta yakışır, üzerinde bir emanet gibi değil, asil bir duruş gibi dururdu.

Bir diğer tutkusu ise adeta bir peygamber mesleği olan marangozluktu. Ağacı bizzat işlemeyi; onlardan sandalyeler, masalar, tabureler ve oturma grupları var etmeyi çok severdi. Elinden çıkan bu nadide ahşap eserleri bütün dostlarına hediye etmekten, onları bizzat arabasının arkasına atıp kapı kapı götürmekten büyük bir haz alırdı. En son, vefatından yaklaşık iki ay kadar önce bana zarif bir kitaplık yapmıştı. Küçük atölyesinde kitaplığın parçalarını birlikte monte ettikten sonra kendi arabasına yüklemiş ve evime kadar getirip teslim etmişti. Yahya bu hobisinde de aşırılığa gitmenin bir yolunu mutlaka bulurdu. Evinin arka tarafında atölye olarak kullandığı bölmede, ancak profesyonel bir nalburda bulunabilecek genişlikte bir alet edevat deposuna sahipti. En kaliteli çim biçme makinelerinden en az dört beş adet; motorlu el hızarlarından yine en seçkin markalara ait dört beş tane; onlarca balta, onlarca kazma, kürek, balyoz ve her çeşit çap ve markada matkap... Kısacası ne ararsanız orada yüklü miktarda mevcuttu. Bunların yanı sıra, profesyonel olarak çalışan bir marangoz tezgahında bulunması gereken her araç gereç onda da vardı. Son zamanlarda metal ve demir doğrama işini de marangozluğuna dahil ettiği için bir kaynak makinesi de satın almıştı. Hasılıkelam Yahya, alet edevat ve zanaat için yapılan hiçbir masrafı asla gereksiz görmezdi.

Onunla olan yaşanmışlıklarım öylesine çoktu ki bunları burada yazmak bir kitabın konusu olurdu. Ancak bir tanesini asla unutamam. Her akademisyen gibi ben de vakti saati geldiğinde doçentlik sınavına girmek durumuyla karşı karşıyaydım. Sınavım, 2011 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yapılacaktı. Takdir edersiniz ki her aday gibi benim de sınava giderken içimde çok derin bir heyecan ve telaş vardı. Benden önce, 2010 yılında doçentlik sınavına giren sevgili dostum Adem Çaylak’ın sınavı için onun yanında gittiğini ve sınav bitene kadar dualarıyla ona destek olduğunu biliyordum; bunu bana kendisi söylemişti. Ben de, 'Yahya,' dedim, 'Benim sınavıma da gelip bana manen destek olur musun?' Bu isteğimi hiç ikiletmeden, 'Elbette profum, senin yanında olmayacağım da kimin yanında olacağım?' dedi.

Sabah erkenden 06.30 otobüsüyle İstanbul’un yolunu tuttuk birlikte. Giderken yanına profesyonel fotoğraf makinelerini de almıştı. Nitekim o günün en önemli hatıralarını bu makinelerle çekecekti. Orada hem İstanbul’un tarihi mekânlarının fotoğraflarını çekiyor hem de bir foto modelmişim gibi beni sınav öncesinde rahatlatacak kareler yakalıyordu. Ben sınavda ter dökerken o ise  Beyazıt’ta bir yerde bana okuduğu dua ve kalbi yakarışları ile manen destek olmayı sürdürüyordu. Çok şükür sınav bitmiş ve ben akademik kariyerimin en önemli aşamasını başarıyla geride bırakmıştım. O gün onunla geçirmiş olduğum o saatleri ve bana her daim gösterdiği kadirşinaslığı unutmam mümkün değil.

Evet, her ölüm gerçekten erken ölümdür. İnsanın ölüm gerçeğiyle yüzleşmesi hiçbir zaman kolay olmamıştır. "Her canlı ölümü tadacaktır" buyruğunu bütün insanlar kalben ve derinden idrak etmesine rağmen, ölümün soğuk gerçekliği karşısında yine de son derece büyük bir direnç geliştiririz. Onun ölüm haberini bana veren Kasım kardeşim beni telefonla aradığında, İstanbul’da icra edilecek bir arkadaşın düğününe doğru yol alıyordum. Kulaklarıma inen o sözlere bir türlü inanamıyordum. Sanki Yahya kardeşim ölümsüzmüş gibi, bana söyleneni idrak etmekte, kabullenmekte güçlük çekiyordum. Daha çok yakın bir zaman önce görüşmüştük; her zamanki gibi yaşama karşı aynı direnç ve enerji içindeydi. Daha birkaç gün önce evinin etrafındaki araziyi bizzat kendi elleriyle duvarla yükselterek mekanını güzelleştirmiş; yeni yaptığı demir-ahşap karışımı o güzel bahçe oturma grubunu, kokulu üzümlerin sarktığı asmanın hemen altına kurmuştu. İki gün sonra tam da orada, kendi vefatının ardından taziye çadırının kurulacağından; yanık sesi ile çok sevgili dostu Adem Çaylak’ın onun aziz ruhu için Kur'an-ı Kerim tilaveti yapılacağından elbette habersizdi.

Şimdi o kokulu üzümlerin gölgesinde, atölyesindeki yarım kalmış ahşaplar da, sustuğuna inanmakta güçlük çektiğimiz o telefonlar da öksüz kaldı. İzmit İmam Hatip’in o vasat ama koca yürekli çocuğu; Mülkiye’nin, dertlilerin ve hepimizin Yahya Kemal Cihangir’i, ardında sarsılmaz bir dostluk sadaka-i cariyesi bırakarak göçüp gitti. Şimdi artık bu güzel insanı bir daha dünya gözüyle göremeyecek, o tatlı sohbetinden ve derin hikmetinden nasiplenemeyecek olmanın tarifsiz, derin üzüntü ve kederini yaşıyoruz.  Biz ondan razıydık, dilerim Rabbim de ondan razı olur. Mekanın cennet, ruhun şad olsun güzel adam. Sevgili Adem Çaylak dostumuzun o yürek burkan ifadesiyle: Artık Kestane Tekkesi bir daha açılmamasına kapandı..."

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X