Yiğit Bir Dinsiz Filozof
Son günlerde sosyal medyada Jean-Paul Sartre’ın aleyhinde yazılanları görünce onun hakkında bazı hatırlatmalarda bulunayım istedim. Evet, dinsizdi, Tanrı’ya inanmıyordu, Varoluşçuluk felsefesinin Tanrıtanımaz kolunun…

Son günlerde sosyal medyada Jean-Paul Sartre’ın aleyhinde yazılanları görünce onun hakkında bazı hatırlatmalarda bulunayım istedim. Evet, dinsizdi, Tanrı’ya inanmıyordu, Varoluşçuluk felsefesinin Tanrıtanımaz kolunun temsilcisiydi.
Ne var ki ateist olmak ve ateist kalmak hiç de kolay bir şey değildir. O yüzden de “bunalım” içindeydi. Çünkü derinlemesine incelediği Hıristiyanlık onu tatmin etmiyordu.
Gerçekten de Hıristiyanlık, aklı asla kullanmadan iman etmeyi gerektiren bir dindir. Nitekim ünlü Psikanalist Jung’un Hatıralar’ını Fransızcasından okumuştum. Babası Protestan papazı imiş. Kendisine ne zaman dinî bir mesele sorsa, “Oğlum, düşünme, inan!” dermiş. Bir gün Teslis, yani Allah’ın hem Bir hem de Üç olduğu meselesi zihnine takılmış. Sorsa, aynı cevabı alacağını bildiği için kendi kendine, “Din dersine zaten babam giriyor, bu konuyu derste bakalım nasıl açıklayacak” diyerek beklemiş. Babası bir gün sınıfa girdiğinde şöyle demiş: “Çocuklar, ders programına göre bugün benim size Teslis konusunu anlatmam gerekiyor, fakat ben bu konuyu kendim de anlamadığım için geçiyorum!”
Papazın bile anlamadığı bir dini, normal bir insan nasıl anlasın? O yüzden Batı’da ateizmin artması, Sartre gibi ateist filozofların çok olması normaldir.
Sartre ateistti, fakat sürekli arayış içindeydi. Dahası, Fransız düşünür Jean Guitton’dan öğrendiğimize göre, Sartre öleceği sırada, “Lütfen bir papaz çağırın!” demiş defalarca. Fakat nikâhsız eşi Simone de Beauvoir, “O artık ne dediğini bilmiyor, çağırmayın!” diyerek engellemiş.
Sartre öldüğünde Garaudy’nin şöyle dediği rivayet edilir: "Çok iyi bir insandı! Evet, birbirimize fikren karşıydık. Fakat Sartre, tıslayıp duran yılanlara benzeyen karısı Simone gibi değildi. Benimle tartışırken nezaketi ve ahlâkı elden bıraktığına hiç şahit olmadım."
Ben bizim atalarımızın, “Yiğidi öldür, hakkın yeme!” düsturundan hareketle, kendisinin özel hayatındaki gayriahlâkî davranışlarının yanında yiğitlik tarafının da görülmesi gerektiğine inananlardanım.
Sartre emperyalizme, sömürgeciliğe karşıydı, nitekim 1830’dan 1962’ye kadar Fransız sömürgesi olan Cezayir’in bağımsızlığı için yapılan gösterilere katılmış, en ön safta yer almıştır. Polisler tarafından gözaltına alındığını duyan Fransa’nın Kurtarıcısı olarak bilinen Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle çok öfkelenmiş ve şöyle haykırmıştır: “Derhal serbest bırakın! Sartre demek, Fransa demektir!”
Cezayir’in kurtuluşu için çırpınan ve çabalayan Sartre’ın bu yiğitliğini nasıl görmezden gelebiliriz?
Jean-Paul Sartre, Batı’nın emperyalist ve kapitalist tutumuna da karşıydı. Batı blokunda, emperyalistlerin safında, sömürgeci ülkelerin yanında olmadığını ispatlamak için kendisine verilen Nobel Ödülü’nü reddetmiş bir yiğitti. Nobel Ödülü alabilmek için emperyalist Batı’nın yayın organlarına, “Bu topraklarda 1 milyon Ermeni öldürüldü!” şeklinde demeç veren ve o demecinden sonra Nobel’e lâyık görülen kimse gibi davranmadı.
Fransa’nın dünya çapında en ünlü iki şahsiyeti olan Roger Garaudy ile Jean-Paul Sartre, Paris’te bir salonda tartışacakları zaman o civardaki meydan ve sokaklara hoparlörler yerleştirilir ve oraları dolduran kalabalıklar o tartışmayı canlı olarak dinlerdi. Felsefî bir tartışmayı merakla ve heyecanla izleyecek ve dinleyecek kadar fikrî seviyesi yüksek kitleye sahip o dönemin Fransa’sından maalesef şimdilerde eser kalmadı.




