26 Ekim 2026, Pazartesi Tezkire Dergisi
Tezkire
Gündem

John L. Esposito'nun Ardından: Hakikatin ve Adaletin Tanığı Bir Âlim

İslam dünyasının ve Müslüman toplumların Batı'daki en önemli dostlarından, en güvenilir yorumcularından ve en dürüst akademik temsilcilerinden biri olan Prof. Dr. John L. Esposito'nun vefat haberini derin bir teessürle…

John L. Esposito'nun Ardından: Hakikatin ve Adaletin Tanığı Bir Âlim

İslam dünyasının ve Müslüman toplumların Batı'daki en önemli dostlarından, en güvenilir yorumcularından ve en dürüst akademik temsilcilerinden biri olan Prof. Dr. John L. Esposito'nun vefat haberini derin bir teessürle öğrenmiş bulunuyoruz.

Son yarım yüzyıl boyunca İslam üzerine çalışan sayısız akademisyen yetişti. Ancak bunların çok azı, İslam'ı ve Müslümanları anlamayı aynı zamanda bir ahlaki sorumluluk olarak gördü. John Esposito, tam da bu nedenle farklı bir yerde duruyordu. O, Müslümanları savunmak için değil, hakikati savunmak için konuşuyordu. Fakat hakikate sadakati onu çoğu zaman Müslümanların yanında, onlar hakkında üretilen önyargıların, çarpıtmaların ve sistematik karalamaların karşısında konumlandırdı.

Özellikle Soğuk Savaş sonrasında İslam'ın yeni küresel tehdit olarak sunulmaya başlandığı dönemde, Bernard Lewis ve Samuel Huntington gibi isimlerin ortaya koyduğu "medeniyetler çatışması" tezleri Batı kamuoyunda büyük yankı uyandırırken, Esposito çok daha zor olanı tercih etti. Popüler önyargılara teslim olmak yerine olgulara, tarihsel gerçekliğe ve sahici akademik araştırmaya dayanan bir yaklaşım geliştirdi. İslam'ı şiddetle, Müslümanları ise potansiyel tehditlerle özdeşleştiren kolaycı söylemlere karşı ilmî bir mücadele verdi.

11 Eylül sonrasında ise bu mücadele daha da önemli hale geldi. Batı dünyasında İslamofobinin adeta kurumsallaştığı, Müslümanların kolektif olarak suçlu ilan edildiği ve İslam'ın küresel bir korku nesnesine dönüştürüldüğü bir dönemde Esposito, cesaretle hakikatin yanında durdu. Akademik itibarını, popüler kanaatlerin peşinden gitmek için değil, onların yanlışlarını göstermek için kullandı. Bu yüzden sadece Müslümanların değil, adalet ve hakkaniyet arayan herkesin saygısını kazandı.

Georgetown Üniversitesi bünyesinde kurduğu çalışmalar, özellikle de daha sonra dünyanın en önemli İslamofobi araştırma merkezlerinden biri haline gelen Bridge Initiative, onun bu konudaki kalıcı mirasının en önemli parçalarından biridir. Bugün dünyanın dört bir yanında gazeteciler, araştırmacılar, insan hakları savunucuları ve siyaset yapıcılar İslamofobi konusunda güvenilir bilgiye ulaşmak istediklerinde hâlâ onun açtığı yoldan ilerlemektedirler.

Edward Said'in Oryantalizm eleştirisiyle açtığı ufkun ardından, Batı akademisinde İslam'ın ve Müslümanların daha adil ve daha sahih biçimde anlaşılması için en fazla emek veren isimlerden biri hiç kuşkusuz John Esposito olmuştur. O, İslam'ı ne romantize etmiş ne de şeytanlaştırmıştır. Onu olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır. Gerçek akademisyenliğin ölçüsü de zaten budur.

Aşağıda yer alan makale, Esposito'nun vefatından yalnızca birkaç gün önce kaleme aldığı son yazılarından biridir. Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunun 250. yılı vesilesiyle yazdığı bu değerlendirmede, Amerika'nın Müslümanlarla ilişkisini tarihsel bir perspektif içinde ele almakta; Thomas Jefferson'dan günümüz Amerika'sına uzanan çizgide din özgürlüğü, çoğulculuk, İslamofobi ve Müslümanların toplumsal katkıları üzerine dikkat çekici tespitlerde bulunmaktadır.

Bu yazıyı bugün yeniden okurken yalnızca bir akademisyenin son değerlendirmelerinden birini okumuyoruz. Aynı zamanda ömrünü hakikati savunmaya, önyargılarla mücadele etmeye ve medeniyetler arasında köprüler kurmaya adamış bir entelektüelin vasiyet niteliğindeki son mesajlarından biriyle karşılaşıyoruz.

John Esposito, birçok Müslümanın kendi dinini anlatırken gösteremediği hakkaniyeti, cesareti ve ilmî titizliği İslam hakkında gösterdi. Bu yüzden onun kaybı sadece Batı akademyasının değil, aynı zamanda bütün İslam dünyasının da kaybıdır.

Kendisini minnetle ve saygıyla anıyoruz.

Ardında bıraktığı eserler İslam ve Müslümanlar hakkında dürüstçe düşünmek isteyen herkes için yol göstermeyi sürdürecektir.

tezkire.net

Kur’an’a Hayran Jefferson’dan Trump’a: Amerika’nın İslam’a Bakışı Nasıl Değişti?

John L. Esposito

Amerika’nın kuruluşunun 250. yıldönümünü kutlarken, din özgürlüğü ve ayrımcılığa karşı koruma gibi demokrasimizin temel ilkelerinin, 21. yüzyılda Amerikalı Müslümanların tecrübelerine nasıl yansıdığını düşünmemiz gerekir.

Müslümanlar, Amerika’nın tarihi, kuruluşu ve gelişiminin ayrılmaz bir parçası olmuşlardır. Ancak Amerikalıların büyük çoğunluğu, Müslümanların Amerika Birleşik Devletleri’nde ülkenin Britanya’dan bağımsızlığını kazanmasından çok önce de var olduklarını bilmez. Hatta Amerika’ya getirilen Afrikalı kölelerin önemli bir kısmı Müslümandı.

Tarihçilere göre Atlantik üzerinden Amerika’ya taşınan köleleştirilmiş nüfusun yüzde 15 ila 30’u Batı Afrika’nın Müslüman çoğunluklu bölgelerinde yetişmişti. Bunların önemli bir kısmı eğitimliydi. Köleleştirilen nüfusun genelinden farklı olarak, bu insanların birçoğu Arapça okuyup yazabiliyordu. Afrikalı Müslüman köleler, Hristiyan sahipleri tarafından İslam’ı terk etmeye zorlandılar. Buna rağmen birçoğu dinlerini gizlice yaşamaya çalıştı; domuz eti ve alkolden uzak durdular, dini bayramlarını kutladılar ve mümkün olduğunca geleneksel kıyafetlerini korudular.

Amerikalıların çok azı Thomas Jefferson’un Kur’an’dan etkilendiğini bilir. Jefferson, farklı kültürlerin hukuk sistemlerini öğrenme merakıyla hukuk öğrencisiyken Kur’an’ın İngilizce tercümesini satın almıştı. Kur’an’da gördüğü evrensel din özgürlüğü anlayışından etkilenmiş, bu da onun dinî çoğulculuğa olan bağlılığını güçlendirmişti. Jefferson’a göre Amerikalıların temel medeni hakları hiçbir zaman dini aidiyetlerine bağlı olmamalıydı.

Modern İslamofobinin Kökenleri

Amerika ve Avrupa’da İslamofobinin hızla yükselmesine yol açan başlıca etkenler arasında 11 Eylül saldırıları, El Kaide’nin Londra ve Madrid saldırıları ile dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen diğer terör eylemleri yer aldı.

Daha sonra DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de yükselişi ve Batı’ya yönelik kitlesel göç hareketleri, aşırı sağın ve beyaz milliyetçiliğin güç kazanmasına katkıda bulundu. Bu gelişmeler hem Amerikan hem de Avrupa siyasetini etkiledi. Bu süreçte yalnızca aşırılık yanlıları değil, genel olarak İslam ve Müslümanlar da “radikal öteki” olarak sunuldu. Medya ve siyasi söylem çoğu zaman Müslümanları kolektif biçimde suçlayan bir dil benimsedi.

ABD’nin öncülük ettiği “teröre karşı küresel savaş”, Irak ve Afganistan’ın işgali, Patriot Yasası ve Guantanamo gibi uygulamalar İslamofobiyi küreselleştirdi. Bu politikaların mağdurları yalnızca küçük bir aşırılık yanlısı grup değil, dünya Müslümanlarının ezici çoğunluğuydu. 

2015 yılına gelindiğinde İslamofobi ve onun medya görünürlüğü zirve noktasına ulaşmıştı. Kamuoyu araştırmalarına göre ABD’de ayrımcılığa en fazla maruz kaldığı düşünülen dini grup Müslümanlardı. Aşırı sağ siyasi hareketler, bazı medya kuruluşları ve Hristiyan milliyetçisi çevreler Müslümanları sistematik biçimde şeytanlaştırdı. Yahudilere veya Hristiyanlara yöneltilmesi kabul edilemeyecek ithamlar Müslümanlara rahatlıkla yöneltildi.

Kitle iletişim araçları ve sosyal medya, “kan varsa haber vardır” mantığıyla hareket ederek İslamofobinin küresel ölçekte yayılmasına katkıda bulundu. 2016 yılına gelindiğinde Müslümanlarla ilgili haberlerin üçte ikisi olumsuz içerikliydi. Televizyonlarda İslam’la ilgili yayınların yüzde 80’den fazlası negatif bir çerçevede sunuluyordu.

İslamofobinin Hızlı Yükselişi

1990'lı yıllarda, Birinci Körfez Savaşı, Afganistan'da mücahitlerin Sovyetler Birliği'ni yenilgiye uğratması ve Sovyetler Birliği'nin çöküşü sonrasında İslam'ın yeni küresel tehdit olarak sunulacağı yönündeki kaygılarım nedeniyle İslami Tehdit: Efsane mi Gerçek mi? adlı kitabı yazdım.

Aynı dönemde iki etkili Amerikalı akademisyen ve devlet danışmanı olan Princeton Üniversitesi'nden Bernard Lewis ile Harvard Üniversitesi'nden Samuel Huntington, İslam ile Batı arasında kaçınılmaz bir medeniyet çatışması yaşanacağı tezlerini öne sürerek dünya çapında büyük ilgi gördüler. Onlara göre modern, seküler ve demokratik Batı değerleri ile İslam medeniyeti arasında temel bir çatışma vardı.

Bernard Lewis, İslam ile Batı arasındaki çatışmanın tarih boyunca devam eden bir mücadelenin yeni bir aşaması olduğunu savunuyordu. Ona göre: "İslam ile Batı arasındaki çatışma on dört yüzyıldır sürmektedir. Bu süreç saldırılar, karşı saldırılar, cihatlar, Haçlı seferleri, fetihler ve geri alma mücadelelerinden oluşmuştur." Bu yaklaşım, Müslümanları tarih boyunca şiddetin ve savaşların temel aktörü olarak gösteriyor; Batı'yı ise yalnızca savunma yapan taraf olarak sunuyordu.

Samuel Huntington'un 1996 yılında yayımlanan ve büyük yankı uyandıran Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması adlı kitabı da benzer bir etki yaptı. Huntington, daha önce ortaya attığı "İslam'ın kanlı sınırları vardır" tezini daha da ileri götürerek "İslam'ın hem kanlı sınırları hem de kanlı iç bölgeleri vardır" ifadesini kullandı.

Böylece siyasetçiler, seçilmiş yetkililer, Hristiyan milliyetçiler ve bazı aşırı Siyonist çevreler, küçük bir aşırılık yanlısı grubun eylemlerini bütün Müslümanların doğası hakkında kanıt olarak kullanmaya başladılar. İslam ve Müslümanlar, doğaları gereği şiddete eğilimli olarak sunuldu.

Müslümanlara Yönelik Ayrımcılık

Sosyal Politika ve Anlayış Enstitüsü'nün (ISPU) 2025 yılı Amerikan Müslümanları araştırmasına göre, Müslümanlar ABD'de din temelinde ayrımcılığa uğradığını en fazla bildiren dini gruptur.

Araştırmaya göre son bir yıl içinde dini ayrımcılığa maruz kaldığını söyleyenlerin oranı:

  • Müslümanlarda %63
  • Yahudilerde %50
  • Katoliklerde %25
  • Protestanlarda %27
  • Beyaz Evanjeliklerde %26
  • Dinsizlerde %22'dir.

Araştırma ayrıca Trump'a oy vermenin ve muhafazakâr siyasi görüşlerin daha yüksek İslamofobi düzeyleriyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Müslümanlar hem kurumsal hem de toplumsal düzeyde ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadır. Kadınlar ve erkekler arasında da önemli bir fark yoktur; kadınların %63'ü, erkeklerin ise %64'ü son bir yıl içinde dini ayrımcılık yaşadığını belirtmiştir.

Okul çağında çocuğu bulunan Müslüman ailelerin %47'si çocuklarının dini kimlikleri nedeniyle zorbalığa maruz kaldığını bildirmiştir. Bu oran genel toplumda %23'tür.

Bütün Zorluklara Rağmen

Buna rağmen Amerikalı Müslümanlar, doktorlar, avukatlar, öğretim üyeleri, öğretmenler, girişimciler, sporcular ve insan hakları savunucularından oluşan son derece başarılı bir profesyonel sınıf ortaya çıkarmışlardır. Ayrıca binlerce Müslüman Amerikan Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapmaktadır.

Bugün ABD Kongresi'nde beş Müslüman üye bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çok sayıda belediye başkanı ve eyalet düzeyinde seçilmiş Müslüman siyasetçi görev yapmaktadır.

Bu yıl New York Belediye Başkanlığına seçilen Zohran Mamdani, İslamofobik kampanyalara rağmen büyük bir zafer kazanarak Amerika'nın en büyük şehrinin yöneticisi olmuştur.

Amerikalı Müslümanların Hayırseverliği ve Toplumsal Katkısı

Amerikalı Müslümanlar yalnızca siyaset, akademi ve meslek hayatında değil, hayırseverlik alanında da ülkenin en aktif topluluklarından biri haline gelmişlerdir.

Indiana Üniversitesi bünyesindeki İslami Hayırseverlik Girişimi araştırmacılarının verilerine göre, Amerikalı Müslümanlar 2020 yılında hayır kurumlarına yaklaşık 4,3 milyar dolar bağışta bulunmuştur. Oysa Müslümanlar ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 1'ini oluşturmaktadır. Bu rakam, bağış yapan kişi başına ortalama 3.200 dolar anlamına gelmektedir. Bu miktar, Müslüman olmayan Amerikalı komşularının ortalama 1.900 dolarlık bağışının oldukça üzerindedir.

Dahası, bu yardımların yaklaşık yüzde 85'i Amerika Birleşik Devletleri içinde kullanılmaktadır. Yardımların büyük kısmı camilere veya İslami kuruluşlara değil; yoksullukla mücadeleye, Covid-19 salgını sırasında acil yardım çalışmalarına ve medeni hakların korunmasına yönelmiştir.

Benzer bir eğilim zekât verilerinde de görülmektedir. Amerikalı Müslümanların 2021 yılında verdiği yaklaşık 1,8 milyar dolarlık zekâtın önemli bölümü, akrabalara veya ibadethanelere değil, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla toplumsal hizmetlere aktarılmıştır.

İslamofobinin Küreselleşmesi

İslamofobiden yalnızca Amerikalı Müslümanlar etkilenmiyor. Bugün Amerika'dan Avrupa'ya, Asya'dan Afrika'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada İslamofobi küresel bir olgu haline gelmiştir. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde; Çin, Myanmar, Hindistan ve Keşmir gibi Asya bölgelerinde; hatta Afrika'nın farklı ülkelerinde Müslümanlar benzer önyargılar ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır.

Bu durum, internet çağında güvenilir, güncel ve erişilebilir bilgiye olan ihtiyacı daha da artırmıştır. İşte bu ihtiyaçtan hareketle Georgetown Üniversitesi bünyesinde "Bridge Initiative (Köprü Girişimi): Çoğulculuğu Korumak, İslamofobiyi Sona Erdirmek" adlı çalışma başlatılmıştır.

Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İslamofobi üzerine yoğunlaşan girişim, zamanla faaliyet alanını genişleterek Avrupa, Orta Doğu ve Asya'daki gelişmeleri de izlemeye başlamıştır.

Bridge Initiative, Müslüman karşıtı komplo teorilerini ve İslamofobi endüstrisini besleyen söylemleri analiz etmekte; ayrımcı devlet politikaları ve insan hakları ihlalleri konusunda araştırmalar yayımlamaktadır. Bugün girişim, gazeteciler, eğitimciler ve kamuoyu için İslamofobi konusunda en önemli bilgi kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir. New York Times, The New Yorker, Middle East Eye ve The Nation gibi birçok etkili yayın kuruluşu çalışmalarına sık sık atıfta bulunmaktadır.

Sosyal medya platformlarındaki etkin varlığı sayesinde de dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan bu çalışmaları takip etmektedir.

Sonuç

Amerikan tarihine yakından bakıldığında Müslümanların bu ülkenin hikâyesine sonradan eklenmiş yabancı bir unsur olmadığı görülür. Tam tersine, Müslümanlar Amerika'nın kuruluşundan bugüne kadar uzanan tarihinin bir parçasıdır.

Bununla birlikte, özellikle son otuz yılda yükselen İslamofobi, Müslümanların yalnızca bir dinî topluluk olarak değil, çoğu zaman kültürel ve siyasi bir tehdit olarak sunulmasına yol açmıştır.

Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Amerikalı Müslümanlar eğitimde, siyasette, ekonomide ve sivil toplum alanında etkilerini artırmaya devam etmektedirler. Bu durum, İslamofobinin yaygınlığı kadar, Müslümanların Amerikan toplumuna uyum sağlama ve katkıda bulunma kapasitesinin de güçlü olduğunu göstermektedir.

Neticede, Amerika'nın kuruluş ilkeleri olan din özgürlüğü, çoğulculuk ve eşit yurttaşlık gerçekten uygulanacaksa, bunların Müslümanları da tam anlamıyla kapsaması gerekir. Çünkü Müslümanlar Amerika'nın dışında değil, Amerika'nın içindedir; onun geçmişinin, bugününün ve geleceğinin bir parçasıdır.

Kaynak: aljazeera.net'ten alınmıştır. 

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X