26 Ekim 2026, Pazartesi Tezkire Dergisi
Tezkire
Gündem

Max Weber Bîrûnî’den İntihal mi Yaptı, Yoksa Biz Bîrûnî’yi Hiç Okumadık mı?

Yasin Aktay’ın “Max Weber Birûnî’den intihal mi yaptı?” başlıklı yazısı, başlığının kışkırtıcılığının ötesinde, sosyal bilimlerin tarihi açısından önemli bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor. Aktay, Mustafa Orçan’ın…

Max Weber Bîrûnî’den İntihal mi Yaptı, Yoksa Biz Bîrûnî’yi Hiç Okumadık mı?

Yasin Aktay’ın “Max Weber Birûnî’den intihal mi yaptı?” başlıklı yazısı, başlığının kışkırtıcılığının ötesinde, sosyal bilimlerin tarihi açısından önemli bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor. Aktay, Mustafa Orçan’ın Birûnî ile Weber’in kast sistemine ilişkin değerlendirmelerini karşılaştıran çalışmasından hareketle, iki düşünür arasındaki dikkat çekici benzerliklere işaret ediyor. Birûnî’nin Tahkîku mâ li’l-Hind’de Hint toplumunu anlamak için Sanskritçe öğrenmesi, yerel kaynaklara başvurması, insanlarla doğrudan temas kurması ve kast sistemini din, meslek, evlilik, gündelik ilişkiler ve toplumsal tabakalaşma eksenlerinde ele alması ile Weber’in yüzyıllar sonra ortaya koyduğu analiz arasında gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir yakınlık var. Aktay da ihtiyatı elden bırakmıyor; Weber’in Birûnî’yi doğrudan okuduğuna ilişkin kesin bir belgenin bulunmadığını, dolayısıyla ortada kanıtlanmış bir “intihal” vakasından söz edilemeyeceğini açıkça belirtiyor. Asıl sorusu, Birûnî’nin eserinin Weber’den yaklaşık otuz yıl önce Avrupa akademik dolaşımına girmiş olmasına rağmen bu ilişkinin sosyal bilim tarihinde neden hiç tartışılmadığıdır.

Bu soru önemlidir. Çünkü bizi yalnızca Weber ile Birûnî arasındaki muhtemel bir etkilenme ilişkisinin peşine düşürmez; sosyal bilimlerin tarihinin kimler tarafından, hangi başlangıç noktaları seçilerek ve hangi isimler görünmezleştirilerek yazıldığı meselesine götürür. Aktay’ın yazısının en güçlü yanı da bence buradadır. Sosyolojinin tarihini doğal ve kendiliğinden oluşmuş bir kanon gibi değil, belirli tercihler ve dışlamalar sonucunda kurulmuş bir anlatı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Avrupa’da ortaya çıkan bir düşüncenin “ilk” ve “kurucu” kabul edilmesi, buna karşılık başka medeniyet havzalarında çok daha önce geliştirilmiş düşünme ve araştırma biçimlerinin sosyal düşüncenin merkezî anlatısına girememesi, Avrupa-merkezci bilim tarihinin en önemli meselelerinden biridir. Aktay’ın, bir fikrin tarihini o fikrin “Avrupa’da keşfedildiği” andan başlatma eğilimine yönelik eleştirisi bu nedenle dikkate değerdir.

Bu tartışma benim birkaç yıl önce Teklif Dergisinin 10. Sayısında yayımlanan Hangi Sosyoloji Daha Makbul? başlıklı yazıda sormaya çalıştığım sorularla da doğrudan kesişiyor. Orada sosyolojinin yalnızca modern Avrupa toplumlarının yaşadığı dönüşümleri açıklamak üzere ortaya çıkan kurumsal disiplin tarihiyle sınırlandırılamayacağını; İbn Haldun, Fârâbî ve Birûnî gibi isimlerin insanı ve toplumsal ilişkileri anlamaya yönelik düşünsel tecrübelerinin de bu tartışmaya davet edilmesi gerektiğini ifade etmiştim. Birûnî’nin Tahkîku mâ li’l-Hind’ini de tam bu nedenle sosyolojik düşüncenin önemli tarihsel duraklarından biri olarak zikretmiştim. Çünkü insanı, insan ilişkilerini ve toplumu anlama çabası tek bir medeniyet havzasına, tek bir tarihsel döneme veya tek bir yönteme hasredilemez. Fakat tam bu noktada dikkat edilmesi gereken başka bir problem ortaya çıkıyor: Birûnî’nin bizim için kıymetli olması için Weber’in ondan yararlanmış olması mı gerekir?

Bu soruyu özellikle önemsiyorum. Çünkü Avrupa-merkezciliği eleştirirken farkında olmadan Avrupa’yı yeniden merkeze yerleştirmek mümkündür. Eğer Birûnî’yi, “Bakın, Weber’in dokuz yüz yıl sonra söylediğini aslında bizim âlimimiz daha önce söylemişti” diyerek değerli hâle getirmeye çalışıyorsak, ölçümüzü yine Weber’den alıyoruz demektir. Birûnî’nin büyüklüğünü Weber’in ona ne kadar yaklaştığıyla veya Weber’in ondan ne ölçüde yararlanmış olabileceğiyle ispatlamaya çalışmak, eleştirdiğimiz epistemolojik hiyerarşiyi tersinden yeniden üretebilir. Bu kez Avrupa-merkezcilik açık bir Batı hayranlığı biçiminde değil, içselleştirilmiş bir ölçü sistemi olarak karşımıza çıkar. Weber merkezde durmaya devam eder; Birûnî’nin kıymeti ise ona benzerliği ölçüsünde görünür hâle gelir.

Elbette Weber’in Birûnî’yi okuyup okumadığını araştırmak gereksiz değildir. Aksine bilim tarihi açısından son derece kıymetlidir. Aktay’ın da belirttiği gibi Weber’in Birûnî’den haberdar olduğu hâlde kaynak göstermemiş olması ile hiç haberdar olmaması farklı ama her ikisi de tartışılması gereken sonuçlar doğurur. Fakat bundan daha önemli bir soru bulunduğunu düşünüyorum: Birûnî, Weber’den bağımsız olarak bugün bize ne söyleyebilir? Onun başka bir toplumu anlamaya çalışırken geliştirdiği tavır, araştırma yöntemi, dil öğrenme çabası, içeriden anlam dünyasına nüfuz etme isteği ve farklılık karşısındaki epistemolojik tutumu çağdaş sosyal bilimler için hangi imkânları barındırmaktadır?

Asıl tartışılması gereken alanın burası olduğuna inanıyorum. Mesele yalnızca sosyoloji tarihine birkaç Müslüman düşünür ekleyerek mevcut kanonu genişletmek değildir. İbn Haldun’u Durkheim’ın, Birûnî’yi Weber’in, başka bir düşünürü Marx’ın “öncülü” ilan etmek kolaydır; fakat bu yöntem bizi yine mevcut sosyoloji tarihinin gramerine mahkûm eder. Daha önce de işaret etmeye çalıştığım gibi, “bizde de sosyoloji vardı” iddiası kendi başına yeni bir sosyoloji üretmez. Hatta yerli sosyoloji arayışı bazen şiiri, masalı, fıkhı veya geleneksel bilgi biçimlerini hiçbir metodolojik açıklama geliştirmeden sosyolojiye dâhil etme iddiasına dönüştüğünde başka bir kolaycılık üretme tehlikesi taşır.

Bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz şey, belki de sosyolojinin tarihini yeniden yazmaktan önce sosyoloji yapmanın gramerini genişletmektir. Sosyolojinin neyi veri saydığı, kimi bilgi üreticisi kabul ettiği, hangi metinleri sosyolojik kaynak olarak gördüğü, hangi yöntemleri meşru kabul ettiği ve bir toplumu anlamanın ne demek olduğu yeniden tartışılmalıdır. Çünkü tek bir sosyolojiden değil, farklı ontolojik, epistemolojik ve metodolojik kabuller üzerine kurulabilecek “sosyolojilerden” bahsetmek mümkündür. Daha önce “Hangi Sosyoloji Daha Makbul?” sorusunu sorarken ulaşmaya çalıştığım noktalardan biri de buydu: Sosyolojik bilginin kendisi tarihsel ve siyasal bir bağlamdan bağımsız değildir; dolayısıyla hâkim sosyoloji anlatısını mutlaklaştırmak yerine onun sınırlarını görebilmek gerekir.

Tam da bu nedenle Aktay’ın açtığı tartışmanın Weber’in Birûnî’den “intihal yapıp yapmadığı” sorusuyla sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu soru iyi bir başlangıçtır; sosyal bilimlerin Avrupa-merkezci hafızasını sarsar, Birûnî’yi yeniden gündeme getirir ve sosyoloji tarihinin sandığımız kadar masum bir anlatı olmadığını hatırlatır. Fakat daha ileri gitmek zorundayız. Birûnî’yi Weber’in dipnotlarında aramak yerine, Birûnî’nin bize sunduğu düşünme imkânlarını kendi sorularımız içinde yeniden keşfetmek daha güçlü bir entelektüel girişim olacaktır. Belki de mesele Weber’in Birûnî’den ne kadar haberdar olduğu değil, bizim Birûnî’den ne kadar haberdar olduğumuzdur. Ve daha önemlisi, ondan haberdar olduğumuzda onunla ne yapacağımızdır.

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X