26 Ekim 2026, Pazartesi Tezkire Dergisi
Tezkire
Gündem

Sulhun Bir Sosyolojisi Var

Dün Reşkotan aşiretine mensup bir hastanın yakınlarına geçmiş olsun ziyaretine gitmiştim. Ziyaretten sonra hastanenin karşısındaki kahvede oturduk. Konu konuyu açtı; söz, Batman’da yakın zamanda yaşanan bir kan davasına…

Sulhun Bir Sosyolojisi Var

Dün Reşkotan aşiretine mensup bir hastanın yakınlarına geçmiş olsun ziyaretine gitmiştim. Ziyaretten sonra hastanenin karşısındaki kahvede oturduk. Konu konuyu açtı; söz, Batman’da yakın zamanda yaşanan bir kan davasına geldi. Tarafların bir türlü uzlaştırılamadığı, meselenin hâlâ çözümsüz kaldığı anlatılıyordu. Sohbet ilerledikçe mesele biraz da kanaat önderlerinin yetersizliğine doğru kaydı. Kürtçede böyle insanlara rûspî denir; kelimenin tam Türkçe karşılığı “ak sakallı”dır. Sözü dinlenen, araya girdiklerinde tarafların kolay kolay geri çeviremediği, yılların tecrübesiyle ağırlık kazanmış kişiler...

Bunun üzerine masadakilerden biri, çevrenin eski rûspîlerinden Hacı Şemsettin’le ilgili bir hatıra anlattı. Anlatılan hadise, son günlerde tartışılan “arabuluculuk mu, mahkeme mi?” meselesini de ister istemez aklıma getirdi. Ama oraya gelmeden önce Hacı Şemsettin’in hikâyesini anlatalım.

Batman’da iki aşiret arasında uzun süredir devam eden bir kan davası vardır. Husumet iki tarafı da yormuş, hayatlarını daraltmış, gidip gelmelerini bile mesele hâline getirmiştir. Taraflardan biri, Kürtçe ismiyle Liçika Haci Şemso (Güneşli) köyünde yaşayan aşiret reislerinden Hacı Şemsettin’in yanına gider. Ondan bu kan davasını bitirmek için araya girmesini isterler. 

Görüşmenin sonunda, Hacı Şemsettin’e —bölgede daha çok Haci Şemso diye hitap edilir— bu tür sulh işlerinde sıkça kullanılan bir söz söylerler: 

“Hacı, namus hariç her şeyimize kefilsin. Yeter ki bu meseleyi çöz.”

Bu sözün bölgede anlaşılır bir karşılığı vardır. Taraf, arabulucunun elini rahatlatır. Mal meselesi olur, tazminat olur, özür olur, karşılıklı ziyaret olur; barış için ne gerekiyorsa konuşulabilir. Fakat namus meselesi ayrıca zikredilir ve bunun dışında tutulur. İnsanların kendi adlarına bir başkasına bırakamayacakları sınırı göstermek için söylenen bir sözdür bu.

İlk kafile görüşmesini tamamlar ve köyden ayrılmaya başlar. Tam o sırada uzaktan başka bir grup görünür. Gelenler, kan davasının karşı tarafıdır; onlar da Hacı Şemsettin’le görüşmek üzere köye gelmektedir. Dönemin iletişim imkânları düşünüldüğünde, bu oldukça talihsiz bir zamanlamadır. Yine de iki tarafın karşı karşıya gelmesi bir şekilde önlenir.

Yeni gelen kafilenin reisi, husumetli tarafın köyden ayrılışını bir müddet uzaktan izler. Sonra Hacı Şemsettin’in yanına varıp şöyle der: 

“Hacı, bunlar senin yanına geldiler. Tahminimce sana, ‘Namus hariç her şeyimize kefilsin, yeter ki bu işi çöz,’ dediler. Doğru mudur?”

Hacı Şemsettin:

“Doğrudur. Aynen öyle dediler.”

Bunun üzerine adam şöyle cevap verir:

“Ben sana başka bir şey söyleyeyim. Sen bizim de kefilimizsin. Namus dâhil.”

Buradaki “namus dâhil” sözü, kelimenin düz anlamıyla okunacak bir yetki devri değildir elbette. Sözün kuvveti tam da normalde istisna tutulan şeyin bu kez bilerek cümlenin içine alınmasından gelir. Adam aslında Hacı Şemsettin’e şunu söylemektedir: “Sana güvenimizin sınırını anlatacak başka söz bulamıyorum. Bu meseleyi bitir. Vereceğin söze razıyız.”

Hacı Şemsettin hakkında duyduğum ilk hikâye değildi bu. Birkaç yıl önce, Batman’da aşiret habitusu üzerine yaptığım saha araştırması sırasında oğluyla görüşmüştüm. O görüşmede babasının bu tür sulh meselelerinde üstlendiği role ilişkin başka bir hadise anlatmıştı. 

Yine ağır kayıpların yaşandığı bir kan davası söz konusudur. Uzun görüşmeler yapılmış, ailelerin büyük kısmı barış konusunda ikna edilmiştir. Fakat taraflardan birinin içinden bir grup sürekli problem çıkarmaktadır. Her defasında yeni bir mesele gündeme gelir, barış biraz daha ertelenir. Sonunda onlar da ikna edilir ve iş artık son noktaya gelir.

Taraflar husumetli aileye gidecekler. Birçok kişinin huzurunda ve şahitliğinde yeminler edilecek, sözler verilecektir. Yıllardır süren kan davasının artık kapanacağı an gelmiştir. O esnada Hacı Şemsettin’e küçük yaştaki, bir süredir hasta olan oğlunun öldüğü haberi ulaşır.

O ise evdekilere, mümkün mertebe durumun belli edilmemesini ve ölüm haberinin misafirlere duyurulmamasını söyler. “Bu mesele araya girmesin. Yasımızı dönüşte tutacağız,” der.

Kafile, husumetli aileyle barışın tamamlanacağı yere gitmek üzere alelacele köyden çıkarılır. Bu telaş içinde birkaç kişi kafilenin gerisinde kalır. Definin ertelendiğinden habersiz birkaç kadın ise mezarlığa doğru yola çıkmıştır. Geride kalanlar, köy mezarlığının yakınında sessizce ağlayan bu kadınlarla karşılaşır. İçlerinden biri sorar: 

“Hayırdır, ne oldu? Neden ağlıyorsunuz? Kimin cenazesi bu?”

Kadınlardan biri cevap verir:

“Eşref’tir. Hacı’nın oğlu.” 

Geride kalanlar o anda hem mezarlıkta ağlayan kadınların kim için ağladığını hem de kafilenin neden alelacele köyden çıkarıldığını anlar. Hacı Şemsettin, oğlunun öldüğünü bildiği hâlde ölüm haberini misafirlere duyurmamış, barış tamamlanıncaya kadar bu haberi saklı tutmuştur. Bu şahıslar, kafilenin gerisinde kaldıkları için barışın yapılacağı yere de biraz geç ulaşırlar. Vardıklarında, daha önce uzlaşmaya yanaşmayan ve sürekli problem çıkaran kişilerin yine huzursuzluk çıkardığını görürler. Bunun üzerine içlerinden biri: 

“Bu zat buraya gelirken oğlunun öldüğünü biliyordu. Barış bozulmasın diye kimseye söylemedi. Evinde çocuğunun ölüsü dururken sizin meselenizi çözmek için, sulhu sağlamak için  buraya geldi. Siz hâlâ neyin kavgasını yapıyorsunuz?” 

Bu sözlerden sonra itiraz edecek pek bir şey kalmaz.

Bu hadiseyi bana anlatan Hacı Şemsettin’in oğlu, hikâyenin sonunda bir ayrıntı daha vermişti:

“Ölen kardeşimin adı Eşref’ti. Bir süre sonra ben doğunca bana Eşref adını verdiler.”

Arabuluculuk meselesini uzun uzun tarif etmek yerine bazen böyle bir hikâye daha fazla şey anlatıyor.

Bir insanın iki düşman ailenin arasına girebilmesi için kendisine bir unvan verilmiş olması yetmiyor. Tarafların o kişiye güvenmesi gerekir. Sözünün bir ağırlığı olmalı, adaletinden şüphe edilmemeli ve en zor anda kendi çıkarını, kendi öfkesini, bazen kendi acısını bile geriye çekebileceğine inanılmalıdır. Hacı Şemsettin’e “namus dâhil sen bizim kefilimizsin” denmesini mümkün kılan şey biraz da böyle bir geçmiş olsa gerekir.

Bu derece fedakârca örneklerine artık eskisi kadar sık rastlanmasa da arabuluculuk Batman ve çevresinde hâlâ yaygındır. Yıllardır şeyhler, aşiret reisleri, kanaat önderleri, muhtarlar, din adamları bu tür husumetlerde araya girer. Bazen vali araya girer, bazen kaymakam, bazen bölgede sözü dinlenen bir askerî komutan. Taraflar birini seçer, ona gider, derdini anlatır ve ondan iki tarafın da kabul edebileceği bir yol bulmasını isterler. 

Arabuluculuk meselelerinde herkes aynı ağırlığa sahip değildir. Siirt’te yaşanan bir hadise bunun güzel bir örneğidir. İki aile arasındaki kan davasında çok ağır kayıplar verilmiş, barış için araya girenler ise defalarca geri çevrilmişti. Hatırladığım kadarıyla, sonunda Siirt’in en muteber âlimlerinden Şeyh Müşerref araya girmek istediğini haber gönderir. Bunun üzerine iki aile kendi aralarında haberleşir ve “Şeyh Müşerref buraya kadar zahmet etmesin, biz onun ayağına gideriz,” der. Öyle de yaparlar.

Her araya girene arabulucu diyemeyeceğimiz gibi, her arabulucuyu da mahkeme sayamayız. “Mahkeme kıyası da nereden çıktı?” derseniz, ona da aşağıda geleceğim.

Arabuluculuğun gücü, tarafların araya giren kişiyi kabul etmesi ve ona güvenmesinden gelir. Hukuk suçu ve faili cezalandırabilir; fakat özellikle kan davalarında, iki aile arasındaki husumet mahkeme kararıyla her zaman sona ermez. Arabulucu kısmen de o açık kalan yerle uğraşır.

“Bundan sonra ne olacak?”

“Birbirimizi gördüğümüzde yeniden silaha mı davranacağız?”

“Çocuklarımız bu kavganın içine mi doğacak?”

“Bu mesele burada bitebilir mi?”

Hacı Şemsettin’in önüne gelen insanlar da, Şeyh Müşerref’in araya girmesini kabul eden aileler de esasen bu soruların cevabını arıyorlardı. Kimse onlardan “Al kısas uygula, bunu idam et, şunu cezalandır, senin gücün var hesabını sor” diye bir şey beklemiyordu. Beklenen, bir yargı yetkisi kullanmaları değil; yıllar içinde kazandıkları güven ve itibar sayesinde karşı karşıya gelmek istemeyen insanları aynı noktada buluşturabilmeleriydi. Bir taraf Hacı Şemsettin’e “namus hariç her şeyimize kefilsin” derken, öteki “namus dâhil” diyebiliyorsa; yıllarca barışa yanaşmayan aileler de Şeyh Müşerref’in geleceğini duyunca “O zahmet etmesin, biz ayağına gideriz” diyorsa, arabulucuya biçilen rol açıktır.

Tam da burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Bir çatışmayı sona erdirmekle, tarafların yeniden birlikte yaşayabileceği kalıcı bir barış kurmak aynı şey değildir. Devlet suçluyu bulabilir, cezalandırabilir ve kamu düzenini sağlayabilir; fakat husumetin toplumsal olarak sona ermesi başka bir süreci gerektirir. Barışın sosyolojisi biraz da burada başlar.

Bu kısmı bitirmeden önce şunu da eklemekte fayda var: Bu tür sulh ve arabuluculuk pratiklerini bölgeye ya da Kürt toplumuna özgü bir durum gibi görmek de yanıltıcı olur. İslam geleneğinde sulhun, tarafların arasını düzeltmenin ve husumeti sona erdirmenin eski ve güçlü bir yeri vardır. Sosyoloji ve antropoloji literatüründe de toplumların tarihleri, kurumları ve otorite biçimleri farklı olsa da benzer uzlaştırma biçimlerine sıkça rastlanır.

Terörsüz Türkiye Sürecinde Her Eleştiriyi Ciddiye Almayın

Herkes Terörsüz Türkiye sürecinden memnun olmak zorunda değil. Neyinden rahatsızsan onu söylersin; hangi adımı yanlış buluyorsan eleştirir, hangi riski görüyorsan ortaya koyarsın. Fakat süreçle doğrudan ilgisi bulunmayan hadiseler de buraya bağlanmaya başlanınca iki ihtimal ortaya çıkıyor: Ya bölgenin toplumsal yapısı ve bu tür sulh pratikleri yeterince bilinmiyor ya da bilindiği hâlde hadise başka bir anlam yüklenerek sunuluyor. İlki cahillikten, ikincisi ise manipülasyondan kaynaklanıyor. Biz burada her ikisine de cevap vermeye çalışacağız.

Terörsüz Türkiye meselesi konuşulurken, bölgede yıllardır var olan bu arabuluculuk pratiği durup dururken “HÜDA PAR bağımsız mahkemeler kuruyor” yaygarasına dönüştürülüyor. Ardından bağımsız yargı, egemenlik ihlali, devletin otoritesine meydan okuma, , ortada iki aileyi barıştırmaya çalışan bir sulh girişimi devletin içinde başka bir devlet kuruluyormuş anlatısıyla harman edilerek anlatıya dönüştürülüyor.  

Oysa HÜDA PAR Batman İl Başkanlığı, 24 Aralık 2025’te kendi bünyesinde faaliyet gösteren Sulh ve Uzlaşı Komisyonu’nun bir yıllık çalışmalarını kamuoyuna açıkladı. Açıklamaya göre komisyona 2025 yılı içinde 207 anlaşmazlık taşınmış, bunların 137’sinde taraflar arasında sulh sağlanmıştı. Kan davası ve husumetten mirasa, alacak verecekten trafik kazalarına, aile içi anlaşmazlıklardan kira ve ortaklık meselelerine kadar oldukça geniş bir alandan söz ediliyordu. Parti yetkilileri, sonuçlanan davaların tarafların rızasıyla çözüldüğünü de özellikle belirtiyordu. Örneğin Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde 2025 yılında ölümle sonuçlanan bir trafik kazasının iki aile arasında husumete dönüşmemesi için HÜDA PAR temsilcileriyle bölgenin kanaat önderleri araya girmiş ve taraflar barıştırılmıştı. 

Dahası, bu tür sulh girişimleri herhangi bir siyasi çevreyle de sınırlı değil. Basit bir internet taramasında bile çok farklı kişi ve kurumların benzer meselelerde yan yana geldiğini görmek mümkün. Batman’ın Kozluk ilçesinde Tuzlagözü köyünde iki aile arasındaki husumetin sona erdirilmesi için bizzat İlçe Müftülüğü bünyesindeki Barış Komisyonu devreye girmişti. Komisyonda İlçe Müftüsü, vaizler, kanaat önderleri ile Norşin şeyhlerinden Molla Abdulgani Mutlu birlikte yer alıyordu. Barış törenine Kozluk Kaymakamı Ekrem Güngör ile Belediye Başkanı Mehmet Veysi Işık da katılmıştı. Bunlar herhangi bir siyasi partinin açıklamasından değil, Diyanet İşleri Başkanlığının kendi resmî sayfasından okunabiliyor.

Mardin’in Kızıltepe ilçesinde de 2025 yılında sekiz yıldır devam eden ve bir kişinin ölümüyle başlayan husumetin sona erdirilmesinde aile büyüklerinden Mehmet Salih Kılıç ile Sincar Aşireti lideri ve kanaat önderi Abdülkadir Sincar araya girmişti. Barış töreninde Mardin Valisi Tuncay Akkoyun, İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Tahsin Saruhan, AK Parti Mardin Milletvekili Faruk Kılıç, İl Emniyet Müdürü Cebrail Buğday ve İl Müftüsü Enver Türkmen de aynı salondaydı. Örneğin Diyarbakır’daki husumetli ailelerin barış törenlerinde AK Partili milletvekilleri ve il yöneticileri yer alırken, Van’da DEM Parti yöneticileri iki aile arasındaki husumetin sona ermesi için araya girmişti. Şanlıurfa’nın Hilvan ilçesinde ise 25 Temmuz 2025’te iki akraba aile arasındaki husumet CHP’li yöneticilerin girişimiyle son bulmuştu. Dolayısıyla ailelerin arasına girerek sulh sağlama pratiği herhangi bir partiye veya siyasi çevreye mahsus değildir. 

Yani karşımızda HÜDA PAR’ın Batman’da ortaya çıkardığı yeni ve kendine mahsus bir kurum yok. Bir yerde aşiret reisi, başka bir yerde şeyh, müftü veya kanaat önderi; kimi zaman milletvekili, belediye başkanı, kaymakam, vali, hatta jandarma komutanı aynı sulhun çevresinde bulunabiliyor. Kimisi doğrudan tarafların arasına giriyor, kimisi görüşmelere destek veriyor, kimisi de sağlanan barışın şahidi oluyor. İsimler ve kurumlar değişiyor, fakat bölgede husumetin büyümesini önlemek veya yıllardır devam eden bir kan davasını sona erdirmek için sözü dinlenen insanlar araya giriyor. 

Ama hadise sosyal medyada şimdiden Terörsüz Türkiye karşıtı bir propagandanın malzemesine dönüştürülmüş durumda. “Komisyon kurmuşlar, dosya diyorlar, hüküm diyorlar; demek ki mahkeme kurmuşlar, insanları yargılıyorlar” şeklinde yorumlanıyor; daha doğrusu, kamuoyuna böyle servis ediliyor. “Devlet gitmiş  egemenlik gitmiş de haberiniz yok”, “paralel hukuk kuruluyor”, “devlet çekiliyor, başka yapılar onun yerini alıyor.” Muhtemelen önümüzdeki günlerde, bölgede yaşanan başka hadiselerin de benzer biçimde Terörsüz Türkiye sürecine bağlandığını, hatta çok daha ağır başlıklarla kamuoyuna sunulduğunu göreceğiz. 

Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim; mahkeme ile arabuluculuk arasındaki farkı tane tane ortaya koymakla yetinelim. “Mahkeme kurmak” dediğimizde bundan çok daha başka bir şeyi anlamamız gerekir. Bir siyasi yapı kendi adına hâkim veya yargıç konumunda kişiler belirliyor, insanları onların huzuruna çıkmaya mecbur bırakıyor, delil toplayıp suçluluk hakkında karar veriyor, ceza tayin ediyor ve verdiği kararları bir yaptırım gücüyle uygulatıyorsa işin rengi değişir. Hele devlet mahkemelerine başvurmayı engelliyor, kendi kararlarını devlet hukukunun yerine geçiriyor veya ona rakip, bağlayıcı bir hukuk düzeni kuruyorsa artık arabuluculuktan söz edemeyiz.

Peki eldeki örnekler bize böyle bir yapı gösteriyor mu? Tam tersine, HÜDA PAR’ın kendi açıkladığı bilgilerde uzlaşmanın sağlanamadığı çok sayıda davadan söz ediliyor. Bazı taraflar görüşmelere hiç katılmamış, bazıları bir araya getirilememiş, bazılarında ise talepler uyuşmadığı için süreç sonuçsuz kalmış. Adli nitelik taşıyan ve uzlaşmayla çözülemeyen kimi meselelerde tarafların adli mercilere yönlendirildiği de yine aynı açıklamalarda belirtiliyor. Bütün bunlar, zorlayıcı ve bağlayıcı bir mahkeme düzeninden ziyade, tarafların rızasına ve kabulüne dayanan sosyolojik bir kuruma işaret ediyor ve bu kurumsal yapı HÜDA PAR’la başlamadı. Buna rağmen buradan “devlet”, “millet” ve “egemenlik” krizi yaygarası koparmaya çalışanların, bu kavramların kendisine de pek aşina olmadıkları anlaşılıyor. 

Arabuluculuğun mantığı ile millî bütünleşme arasında kurulabilecek daha esaslı bir bağ var. Milliyetçilik kuramlarından Terörsüz Türkiye’ye uzanan o tartışmayı ise bir sonraki yazıya bırakalım.  Arabuluculuğu mahkeme, sulhu da egemenlik devri sanan bazı çevrelerin, toplumsal barışın hangi ilişkiler, güven biçimleri ve uzlaşma pratikleri üzerinden kurulduğunu anlayabilmek için bu sosyolojiye daha yakından bakmaları gerekiyor.

Alıntı kartı

Boyut
Renk
WhatsApp X