Cezayir ile Türkiye Arasında 1700 Yıllık Bir Hafıza
Akdeniz’e sadece bir deniz gibi bakmak büyük eksiklik olur. Çünkü Akdeniz, biraz da insanların birbirine bıraktığı hatıraların denizidir. Limanlardan limanlara yalnızca gemiler değil; diller, dualar, fikirler…

Akdeniz’e sadece bir deniz gibi bakmak büyük eksiklik olur. Çünkü Akdeniz, biraz da insanların birbirine bıraktığı hatıraların denizidir. Limanlardan limanlara yalnızca gemiler değil; diller, dualar, fikirler, alışkanlıklar ve medeniyetler taşınmıştır. İşte bu uzun yolculuğun en eski duraklarından ikisi de hiç şüphesiz Türkiye ile Cezayir’dir. İki ülke arasındaki yakınlık, bugün kurulmuş diplomatik ilişkilerin çok ötesine uzanıyor. Bu bağın kökleri Roma’nın son dönemlerinden Osmanlı’ya, oradan da bugünün siyasi ve kültürel ilişkilerine kadar uzanan derin bir tarih hafızasının içindedir. Belki de bu yüzden Ankara ile Cezayir arasında atılan her adım, aslında yüzyıllardır devam eden eski bir dostluğun yeniden hatırlanmasıdır…
Bu hikâyenin başlangıcı bizi Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin dönemine kadar götürüyor. Batılıların “Bizans” dediği Doğu Roma dünyasının en güçlü liderlerinden biri olan Konstantin, hem Kuzey Afrika’da hem de Anadolu’da kendi adını taşıyan iki büyük şehir kurmuştu. Bunlardan biri bugün hâlâ Cezayir’in en önemli şehirlerinden biri olan Konstantin, diğeri ise asırlar boyunca Konstantiniyye adıyla anılan İstanbul’dur…
Cezayir’in doğusundaki Konstantin şehri sıradan bir şehir değildir. Uçurumların üzerine kurulmuş köprüleriyle, sert kayalıkların arasından yükselen görüntüsüyle insanda adeta taşlardan yapılmış bir destan hissi uyandırır. Bu yüzden ona “Köprüler Şehri”, “Kartal Şehri” ya da “Kaya Şehri” denmesi boşuna değildir. İstanbul ise başka türlü bir medeniyetin kalbidir. Boğaziçi’nin sularına yaslanan bu şehir de asırlar boyunca Konstantinopolis, Konstantiniyye ve İstanbul isimleriyle yalnızca devletlerin değil, halkların da buluşma noktası olmuştur.
Tarihî rivayetlerde dikkat çekici bir ayrıntı vardır. Konstantin’in yeni başkentini kurarken Akdeniz’in güney kıyılarından, özellikle Mağrip bölgesinden insanları İstanbul’a getirdiği anlatılır. Bu yüzden İstanbul’un ilk sakinleri arasında çoğunluğu Cezayirli olmak Kuzey Afrikalı toplulukların önemli bir yer tuttuğu söylenir. Şehrin ilk din adamları ve düşünce çevreleri arasında da Mağrip kökenli isimlerin bulunduğuna dair bilgiler vardır. Hatta Hristiyanlık tarihinde tevhid anlayışını savunan en önemli isimlerden biri kabul edilen Arius da Libya kökenliydi. İsa’nın ilah değil, Allah’ın kulu ve resulü olduğunu savunan bu düşünce çizgisi, Akdeniz’in yalnızca ticaret yollarıyla değil, fikir hareketleriyle de birbirine bağlı olduğunu gösteriyor.
Yüzyıllar sonra Osmanlılar da Akdeniz’de aynı kader çizgisini takip etti. Oruç Reis ve kardeşi Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1516’da Cezayir’e ulaşmasıyla birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler bambaşka bir boyuta taşındı. Osmanlı, yalnızca askerî bir güç olarak değil; limanları, medreseleri, çarşıları, vakıfları ve şehir kültürüyle Akdeniz’de yeni bir düzen kurdu. Bugün Cezayir sokaklarında görülen Osmanlı izleriyle İstanbul’un eski mahalleleri arasında hissedilen benzerlik, aynı medeniyet nefesinin iki ayrı kıyıya bıraktığı ortak hatıradır.
Bu yüzden Cezayir’in eski Cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika’nın yıllar önce söylediği “Osmanlı Commonwealth’i kuralım” sözü yalnızca ekonomik bir teklif olarak görülmemelidir. O sözün içinde biraz tarih özlemi, biraz ortak hafıza ve biraz da yeniden yakınlaşma arzusu vardı. Çünkü Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişki çoğu zaman resmî anlaşmaların ötesinde, halkların birbirini tanıdığı eski bir yakınlık hissiyle şekillendi.
Geçtiğimiz günlerde Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un Türkiye ziyareti de bu uzun hikâyenin yeni bir sayfası gibiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmî törenle karşılanan Tebbun’un ziyareti sırasında yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantıları, iki ülke ilişkilerini stratejik ortaklık seviyesine taşıdı. Enerji, savunma sanayii, ekonomi ve müteahhitlik alanlarında imzalanan 14?yeni anlaşma ile ticaret hacminin 10 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor. Fakat mesele sadece ekonomi değil. Asıl önemli olan, Akdeniz’in iki kadim hafızasının yeniden birbirine yaklaşmasıdır.
Elbette ilişkiler her zaman sorunsuz ilerlemedi. Özellikle Cezayir’in bağımsızlık sürecinde Türkiye’nin resmî tutumu uzun yıllar tartışıldı. Ancak zamanla ortaya çıkan bazı gerçekler, perde arkasındaki kardeşliği de gözler önüne serdi. Türkiye’nin önemli askeri ve siyaset adamlarından MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş, vefatına yakın yaptığı açıklamada Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine gizlice destek verdiğini anlatıyordu. Türkeş o tarihi açıklamasında şunları not düşmüştü: “Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi sırasında biz, Cezayirli kardeşlerimize gizlice silah gönderdik; fakat bunu ne dünya biliyor ne de maalesef Cezayirliler yeterince biliyor. Libya üzerinden 20 bin tüfek ve 200 top ulaştırıldı. O dönemde Libya’nın başında Şeyh İdris Senusi vardı. Bu yardımları onun üzerinden, o kanal vasıtasıyla gönderdik.”
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişkinin yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik yakınlıktan ibaret olmadığını daha iyi anlıyoruz. Bu ilişki, Akdeniz’in iki kıyısında yankılanan ortak bir hafızanın ilişkisidir. Aynı denize bakan şehirlerin, benzer acılar yaşamış halkların ve aynı medeniyet ikliminde yetişmiş insanların birbirini tanıma hissidir.
Belki de artık yapılması gereken şey, Konstantin ile Konstantiniyye’yi yeniden sembolik olarak kardeş şehir ilan ederek Akdeniz’in unutulmuş hafızasını yeniden diriltmek ve 1700 yıllık kardeşliği daha da pekiştirmektir. Tarihçilerimize düşen en önemli görev ise, İstanbul’un ilk sakinleri arasında yer aldığı rivayet edilen Cezayirliler başta olmak üzere Mağrip halklarının bu şehrin kültürel ve toplumsal hafızasına bıraktığı izleri derinlemesine araştırmaktır. Çünkü şehirler yalnızca taş, sur ve sokaklardan ibaret değildir; bazen bir şehir, iki halk arasında asırlardır ayakta duran görünmez bir gönül köprüsüne dönüşür…




