Babil Kulesini Yıkmak: Bilginin Sömürgesizleştirilmesi Üzerine Bir Roman
Babel, Türkçede yayımlanan adıyla Babil, çağdaş fantastik edebiyatın son yıllarda en çok konuşulan romanlarından biri olarak görülüyor. Elbette kitabı fantastik edebiyat türü olarak anmak eksik bir tanım olacaktır. 2022…

Babel, Türkçede yayımlanan adıyla Babil, çağdaş fantastik edebiyatın son yıllarda en çok konuşulan romanlarından biri olarak görülüyor. Elbette kitabı fantastik edebiyat türü olarak anmak eksik bir tanım olacaktır. 2022 yılında yayımlanan kitap, Çin kökenli Amerikalı yazar R. F. Kuang tarafından kaleme alındı. Kuang daha önce Haşhaş Savaşı üçlemesiyle dikkat çekmişti; ancak Babil ile birlikte akademik ve politik tartışmalarda da öne çıkan bir yazar hâline geldi. Roman, 1830’ların İngiltere’sinde geçiyor ve merkezine Oxford Üniversitesi’ndeki Babil Kraliyet Çeviri Enstitüsü’nü alıyor. Hikâyenin ana karakteri Robin Swift adlı Çinli bir gençtir. Küçük yaşta İngiltere’ye getirilen Robin, olağanüstü dil yeteneği sayesinde Oxford’a kabul edilir. Ancak zamanla Babil’in yalnızca bir eğitim kurumu olmadığını, İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge gücünü ayakta tutan en önemli merkezlerden biri olduğunu Hermes adında gizli bir cemiyetin ona ulaşmasıyla fark etmeye başlar.
Babil kulesi kendi içinde ülkenin tüm sistemini yöneten gümüş külçelerle donanmış bşr merkezdir. Büyü denebilecek metafiziksel evren -oysa madde-, diller arasındaki anlam farklarından doğan tercüme faaliyetiyle inşa edilmiştir. Bir kelimenin başka bir dile çevrilirken kaybettiği küçük nüanslar gümüş işlemeler aracılığıyla enerjiye dönüştürülür. Örneğin bir dildeki kelime tam olarak diğer dile çevrilemiyorsa, o “eksik” anlam fiziksel güç üretir. Kuang burada dili yalnızca iletişim aracı olarak değil, kültür, tarih ve deneyim taşıyan canlı bir yapı olarak ele alır. Bu yüzden roman boyunca çeviri, yalnızca teknik bir işlem değil; politik ve felsefi bir mesele olarak işlenir.
Romanın temel temaları arasında sömürgecilik, dil ve iktidar ilişkisi, kültürel asimilasyon, kimlik çatışması, akademi ve elitizm, bilgi ile güç arasındaki bağlantı yer alıyor. Özellikle İngiliz İmparatorluğu’nun “medeniyet götürme” söylemi kitapta yoğun biçimde eleştiriliyor. Kuang, imparatorlukların yalnızca askerî güçle değil, dil, eğitim ve bilgi üretimi yoluyla da egemenlik kurduğunu göstermeye çalışıyor. Bu nedenle kitapta sık sık çeviri teorisi, etimoloji ve tarihsel referanslarla karşılaşılıyor. Romanın atmosferi de oldukça dikkat çekici. Oxford’un gotik mimarisi, yağmurlu sokakları, kütüphaneleri ve akademik ortamı kitaba güçlü bir “dark academia” havası katıyor. Ancak Babil klasik anlamda romantik bir akademi romanı değil; aksine akademiyi sömürge düzeninin bir parçası olarak sorgulayan politik bir metin.
- F. Kuang röportajlarında Babil’i açıkça “anti-kolonyal” bir roman olarak tanımlıyor. Yazarın kendi ifadelerine göre kitabın temel sorularından biri şu: “Bilgi gerçekten nötr müdür, yoksa her bilgi sistemi belirli bir iktidara mı hizmet eder?”
Kuang ayrıca çeviriyle ilgili şu fikri sık sık vurguluyor: “Çeviri her zaman bir ihanettir.” Çünkü hiçbir dil başka bir dili tamamen karşılayamaz; her çeviri bir şeyleri kaybeder. Kitaptaki büyü sistemi de tam olarak bu “kayıp anlam” fikrinden doğuyor.
Babil aslında sürekli yeniden adlandırılan insanların hikâyesidir. “İngilizler sürekli yeni adlar icat ederler. Soyadlarını koruyanlar sadece devam ettirmeleri gereken unvanlara sahip ailelerdir.” cümlesi yalnızca isimlerle ilgili değildir; sömürgecilik zaten önce isim değiştirerek başlar. Burada Michel Foucault ve Edward Said etkisi açıkça hissedilir. Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkisi kitabın damarlarında dolaşır. Said’in oryantalizm eleştirisi ise romanın üzerine sinmiş gibidir. Çünkü insanları yönetmek için yalnızca bedenlerini kontrol etmek yetmez; onları nasıl tanımlayacağını da kontrol etmen gerekir. Bir topluma isim vermek bile iktidardır. Hatta bazen bir halkı öldürmeden önce onu tarif edersiniz. Dil burada mermi kadar ölümcül hâle gelir. Bir halkın adını değiştirirsiniz, sonra tarihini, sonra hafızasını. En sonunda o halk kendi yüzüne bakınca bile kendine yabancılaşır. Robin’in aynanın karşısında uzun süre durup kendi yüzüne yabancılaşması bu yüzden çok önemlidir. Çünkü sömürgecilik bazen insanın tenini değil, kendi benliğini algılama biçimini ele geçirir. İnsan bir noktadan sonra “Ben kimim?” sorusunu kendi dilinde bile cevaplayamaz hale gelir.
Romanın en rahatsız edici taraflarından biri de şuydu: Irkçılık burada kaba bir nefret olarak değil, entelektüel bir özgüven olarak ortaya çıkar. “Çinliler tembel, hilekar ve geri kalmış bir halktır” gibi cümleler yalnızca hakaret değildir; imparatorluğun kendini haklı çıkarma mekanizmasıdır. Çünkü bir halkı sömürmeden önce onu aşağı bir kategoriye yerleştirmeniz gerekir. Eğer bir toplumu “medenileşmeye muhtaç” ilan ederseniz artık ona yaptığınız her şeyi ilerleme adına yapabilirsiniz. Böylece barbarlık bile ahlak maskesi takar. Zaten romandaki en sert cümlelerden biri bunu özetler: “Soygun, barbarlık ve hırsızlık; bunlara imparatorluk diyorlar.” İmparatorluk yalnızca öldürmez; kendi şiddetini erdeme çeviren bir anlatı da üretir. Ama Babil’in trajedisi yalnızca baskı değildir; baskıya hayran olma sendromudur. Robin’in İngilizlerden nefret ettiği halde onlar tarafından kabul görmek istemesi romanın en insani ve en acı tarafıdır. Çünkü sömürgecilik yalnızca korku yaratmaz, hayranlık da yaratır. İnsan bazen kendisini küçümseyen sistem tarafından onaylanmak ister. “Onlarla aynı düzeyde olabilmek için saygı görmek istiyordu” cümlesi tam olarak bunu anlatır. Bu duygu özellikle kolonize edilmiş toplumların tarihinde çok tanıdıktır: Kendine benzeyeni küçümseyip sana benzemeyene dönüşmeye çalışırsın. Böylece insan kendi halkına yukarıdan bakmayı öğrenir. Zaten imparatorluğun en büyük başarısı da budur; seni zorla değiştirmesi değil, dönüşmek istemeni sağlaması.
Romanın dil meselesine yaklaşımı burada daha da derinleşir. Çünkü Babil’de diller yalnızca iletişim araçları değildir; dünyayı algılama biçimleridir. “Diller uygarlığın anahtarlarıdır” sözü bu yüzden önemlidir. Kuang’a göre bir dili kaybetmek yalnızca kelime kaybetmek değildir; dünyayı başka türlü görme ihtimalini kaybetmektir. Yunancadaki “idiotes” örneği bunu mükemmel anlatır. Kelimeyi yalnızca “idiot” diye çevirdiğiniz anda anlamın içindeki tarih, kültür ve düşünce biçimi yok olur. Her çeviri biraz cinayettir sanki. Çünkü çevrilen şey yalnızca sözcük değil, bir yaşam deneyimidir. Bir ironi de şudur: Londra sokaklarında “Türbanlı Müslümanlar, sakallı Yahudiler, kıvırcık saçlı Afrikalılar ve esmer Hintliler” yan yana yürür; üniversite yönetimi bunu bir kapsayıcılık kanıtı gibi sunar. Ama aslında bu çeşitlilik eşitlik değildir. İmparatorluk farklı halkları sever çünkü onları kullanır. “Sizi yabancı kökenlerinize rağmen değil, bu sayede kabul ediyoruz” cümlesi ilk başta hoşgörülü gibi görünür ama altında korkunç bir şey saklar: İnsanlar insan oldukları için değil, işe yaradıkları için değerlidir. Yani çeşitlilik bile sömürünün hammaddesine dönüşür. Romanın sanayi devrimine yaklaşımı da aynı şekilde karanlıktır. Gümüşle çalışan makineler ilerleme getiriyor gibi görünür ama aslında zenginle fakir arasındaki uçurumu büyütür. William Blake’in “şeytani değirmenler” dediği dünya burada tekrar doğar. Teknoloji herkesi özgürleştirmez; bazen yalnızca sömürüyü daha verimli hale getirir. Köleliğin kaldırılması bile sistemi masumlaştırmaz çünkü zincirlerin biçimi değişmiştir sadece. Eskiden bedenler satılırken şimdi diller, emekler ve kültürler sömürülür.
Ve bütün roman boyunca şu korkutucu fikir dolaşır: Gerçeklik bile iktidarın elinde eğilip bükülebilir. “Gerçekler unutulabilir, hakikatler bastırılabilir” cümlesi yalnızca politik bir söz değildir; romanın ontolojik merkezidir. Çünkü Babil’de hakikat nesnel bir şey olmaktan çıkar. Ona kim bakıyorsa ona dönüşür. İnsan yeterince uzaktan bakarsa zulmü medeniyet, işgali ilerleme, sömürüyü eğitim sanabilir. Belki de imparatorlukların en büyük başarısı budur: İnsanlara kendi şiddetlerini ahlaki bir görev gibi gösterebilmek. Ama bütün bu karanlığın içinde roman yine de tamamen kaderci değildir. “Tarih önceden dokunmuş bir duvar halısı değildir” sözü kitabın en umutlu cümlesidir. Çünkü Kuang sonunda şunu söylemek ister: Tarih yalnızca güçlülerin yazdığı kapalı bir metin değildir. Ona müdahale edilebilir. İnsan bazen dünyanın kaçınılmaz olduğunu sanır ama belki de kaçınılmaz görünen şeyler yalnızca yeterince uzun süre tekrar edilmiş yalanlardır.
Babil’in en rasyonalist taraflarından biri (ya da en ürkütücü diyelim), kötülüğü canavarlaştırmaması. Romanda şeytan boynuzlu değil; iyi eğitimli, güzel konuşan, klasikler okuyan adamlar şeklinde geliyor. Çünkü Kuang’ın asıl meselesi şu: Dünyayı mahvedenler çoğu zaman barbar olduklarını düşünmezler. Tam tersine, kendilerini medeniyetin temsilcisi sanırlar. Bu yüzden kitapta şiddet çoğu zaman tüfekten önce retorik olarak ortaya çıkar. “Serbest ticaret”, “ilerleme”, “özgürlük”, “uygarlık” gibi kelimeler imparatorluğun ağzında ahlaki kavramlar değil; ekonomik silahlardır. İngilizlerin “eşit oyun alanı” masalı bu yüzden çok ironiktir. Çünkü oyun baştan eşit değildir. Pamuk Hindistan’dan İngiltere’ye, afyon Hindistan’dan Çin’e, gümüş Çin’den Avrupa’ya akar; bütün dünya İngiliz sermayesinin dolaşım sistemine dönüşür. Ve en korkuncu, bu düzenin en çok zarar verdiği insanların neredeyse hiçbir gücünün olmamasıdır. Burada sömürgeciliğin yalnızca ekonomik değil, zihinsel bir düzen olduğunu gösterir. İnsanlar zulmü görmek istemez çünkü görmek konforu bozar. “Gözümüzün önündekini görmeyi reddetme konusunda uzmanlaştık” cümlesi modern dünyanın tamamına yöneltilmiş gibidir. Çünkü herkes modern hayatın kolaylıklarını ister ama bunların hangi acılar üzerine kurulduğunu düşünmek istemez. Kuang’ın öfkesi tam burada yoğunlaşır: Halk suçluluk duymadan çayını içmek, porselenini kullanmak, refah içinde yaşamak ister. O refahın arkasında afyon savaşları, zorla açtırılan limanlar, yerinden edilen halklar ve parçalanan hayatlar olması rahatsız edici bir ayrıntıya dönüşür sadece.
Romanın en sert eleştirilerinden biri de liberal ikiyüzlülüğe yönelir. Oxford salonlarında özgürlük, insan hakları ve ahlak tartışılır; John Locke, Montesquieu ve Platon okunur. Ama aynı insanlar başka halkların sömürülmesini “karmaşık bir mesele” olarak tartışmaya devam eder. Kuang burada korkunç bir şeyi gösterir: Eğitim insanı otomatik olarak ahlaklı yapmaz. Hatta bazen eğitim, zulmü daha sofistike biçimde meşrulaştırmanın aracına dönüşür. “Sadece onlar gibi adamlar başka halkların sömürülmesini zekice retoriklerle haklı çıkarabilirdi” cümlesi tam da bunu anlatır. Çünkü kaba şiddet kadar tehlikeli olan başka bir şey varsa o da entelektüel şiddettir. Romanın asimilasyon meselesine yaklaşımı ise özellikle sarsıcıdır. Misyoner okulları yerli halklara “medeniyet” vaat eder ama bunun bedeli kendi kimliklerinden vazgeçmeleridir. Harvard’daki Kızılderili koleji örneği ya da Aborjin çocuklarının İngiliz gibi konuşmaya zorlanması şunu gösterir: İmparatorluk insanları öldürmeden önce onları yeniden yazmak ister. “Kan ve renk olarak Hintli ama zevk, fikir ve zeka olarak İngiliz” insan modeli tam da budur. Sömürgecilik yalnızca toprağı değil, zihni de kolonize eder. Robin’in sürekli yaşadığı yabancılaşma bu yüzden çok trajiktir; çünkü sistem ona hiçbir zaman tam insan olduğunu hissettirmez. Küçük Dick ve Philipa “şahıs”tır, Robin ise yalnızca “iyi davranılmış bir varlık.” Ve varlıkların minnettar olması gerekir.
Kitap bütün bunları yalnızca politik sloganlara dönüştürmez; çünkü aslında aynı zamanda psikolojik bir işkence kitabıdır. Robin’in yakalanıp hapishaneye konduğunda etrafının “ölülerin itiraflarıyla çevrili” olması ya da acının fiziksel değil zihinsel bir parçalanma gibi bir metaforla tarif edilmesi (black mirror bölümleri?), sömürgeciliğin yalnızca dışsal bir sistem olmadığını gösterir. İnsan bazen bedeninden önce kendi zihninde parçalanır. Kuang’ın dünyasında travma, kemiğe değil dile işler. Ama roman tamamen umutsuz da değildir. En güçlü anlarından biri, insanların kaybetmeye o kadar alıştığını fark ettiği andır. Çünkü sömürgecilik yalnızca kaynakları çalmaz; hayal gücünü de çalar. İnsanlara “oyun zaten bitti” hissi verir. Oysa karakterlerden biri çok önemli bir şey söyler: Belki de mesele hiçbir zaman gerçekten eşit olmayan bir oyunda kaybetmiş olmamızdır. Belki de insanlar ilk kez kendi ellerine güç alma ihtimalini düşünmelidir. Bu yüzden romandaki umut saf bir iyimserlik değildir; daha çok bir bilinç anıdır. “Umudun asıl anlamı arzulamaktır” cümlesi tam bunu anlatır. Umut, zafer garantisi değil; dünyanın başka türlü olabileceğini hayal etme cesaretidir. Ve belki Babil’in bütün meselesi tek bir soruda düğümlenir: İnsan gerçekten görmek istemediği şeyi görebilir mi? Çünkü roman boyunca herkes gerçeğin kıyısından geçer ama çoğu insan kafasını çevirir. Belki de imparatorlukların en büyük gücü orduları değil, insanların rahatsız edici hakikatlerle yüzleşmek istememesidir. Tam da bir bölümün başında yazdığı gibi: “Ah, o beyaz insanların sadece kendileri için hissedebilen küçük kalpleri vardır.”
Babel’ın finalinde Robin ve Victoire’un temsil ettiği iki farklı direniş anlayışı ortaya çıkar. Robin için Babil artık reforme edilebilecek bir kurum değildir; kule yalnızca akademiyi değil, sömürge düzeninin tamamını temsil eden bir yapıya dönüşmüştür. Bu yüzden kuleyi kendi bedeniyle birlikte yıkmayı seçer. Robin’in tavrı, sistemin içeriden düzeltilemeyeceğine dair radikal bir inanç taşır. Buna karşılık Victoire yaşamayı seçer; çünkü onun direniş anlayışı hafızayı sürdürmek, hayatta kalıp mücadeleyi devam ettirmek üzerinedir. Zaten Victoire “1789’da İnsan Hakları Beyannamesi’ni yayımlayan ama köleliği kaldırmayan ve menkuller de dahil olmak üzere mülkiyet hakkını koruyan Fransa’nın büyük çelişkisi içinde büyümüştü.” Bu yüzden özgürlük söylemleriyle gerçeklik arasındaki uçuruma yabancı değildir. Roman boyunca Robin’in eski dostu Letty’nin söylediği “İdeolojik doğruluk iyi güzel de Robin, başarısız olacağını bildiğin bir dava uğruna insanların ölmesine izin veriyorsunuz.” cümlesi de finalin merkezindeki ahlaki soruyu oluşturur. Ama Kuang’ın cevabı tamamen umutsuz değildir; çünkü Robin yıkımı değil, artık başka türlü durdurulamayan bir düzenin devamını reddederken, Victoire ise o reddin hafızasını geleceğe taşımayı seçer.




