Biz Maradona’yı Tutardık
Kendimi bildim bileli Dünya Kupalarında Arjantin’i tutarım. Daha doğrusu, Arjantin’den önce Maradona’yı tutardım. Mavi-beyaz çizgili forma, siyah şort ve o kısa, tıknaz beden onunla öylesine özdeşleşmişti ki Arjantin…

Kendimi bildim bileli Dünya Kupalarında Arjantin’i tutarım. Daha doğrusu, Arjantin’den önce Maradona’yı tutardım. Mavi-beyaz çizgili forma, siyah şort ve o kısa, tıknaz beden onunla öylesine özdeşleşmişti ki Arjantin denildiğinde gözümün önüne önce Maradona’nın sahadaki görüntüsü gelirdi. Bir forma bir insana ne kadar yakışabilirse, Arjantin forması da Maradona’ya o kadar yakışıyordu. Biz Arjantin’den çok Maradona’yı tutardık.
Çünkü Maradona, Arjantin’in sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli ve Avrupai seçkin yüzünü değil; barrio’ların, yani kuçelerin ve kenar mahallelerin asi çocuğunu temsil ediyordu. Görünümü ve hayat hikâyesiyle yoksulları, dışarıda bırakılmışları hatırlatıyordu. Yüzü, bedeni, konuşması, hırçınlığı ve taşkınlıklarıyla Amerikan emperyalizminin arka bahçesinde, emperyalizme başkaldıran bir halk kahramanıydı.. Biz “El Pibe de Oro”yu, yani Altın Çocuk’u; o hırçın ve isyankâr mahalle çocuğunu tutardık.
Maradona, futbolun yalnızca futboldan ibaret olmadığını bize çok erken yaşlarda öğreten isimlerden biriydi. Bu yüzden o nereye giderse biz de peşinden gidiyorduk: İtalya’da Napoli’yi, 1990 Dünya Kupası’nda ise Napoli’de Arjantin’i tutuyorduk. Napolililer de Arjantin’i tutuyordu… Arjantin’i desteklemek, biraz da Maradona’nın temsil ettiği dünyanın yanında durmak demekti. O, Latin Amerika’nın anti-Amerikancı, asi ve belki de en sempatik yüzlerinden biriydi. Küba’ya, Fidel Castro’ya ve Hugo Chávez’e duyduğu yakınlığı saklamıyor; futbolculuğunda olduğu gibi siyasal tavrında da güçlülerin karşısında, ezilenlerin yanında durmayı seviyordu. O, Latin Amerika’nın devrimci yüzüydü.
1986 Dünya Kupası’nda İngilizlere karşı sahaya çıkan Maradona’nın eliyle attığı gol, bizim neslimiz için İngiliz savunmasını ipe dizercesine geçerek kaydettiği o olağanüstü golden bile daha güzeldi. İkinci gol futbol dehasının, ilk gol ise Maradona’nın temsil ettiği ruhun eseriydi. Evet, bu gol açık bir ihlaldi; evet, centilmence değildi. Fakat kuralları daima kendi lehine işleten uzun bacaklı İngiliz centilmenlerine verilmiş unutulmaz bir cevaptı. Emperyalistlerin dünya düzeninin kurallarını eğip bükerken milyonlarca insanın hayatına mal olan ihlallerinin yanında, bir futbol sahasında elle atılmış bu golün sözü bile edilmezdi.
Ne var ki Maradona’nın kırk yılda biriktirdiği mirası Messi, kırk günlük bir Dünya Kupası’nda heba etti. Oysa ne yetenek bakımından Maradona’dan aşağıdaydı ne de futbol dehası bakımından. Eksik olan başka bir şeydi: Maradona’nın futboluna anlam kazandıran siyasal ruh onda yoktu. Buna rağmen Messi’yi yıllarca saf futbol yeteneği, oyuna kattığı estetik ve sahadaki dehası için izlemeye devam ettik. Siyasetsizliğini oynadığı futbolun güzelliğine bağışladık.
Fakat Messi sonunda futbola siyaseti karıştırdı; hem de Maradona’nın mirasına bütünüyle yabancı, yanlış bir yerde durarak. Belki de bu yüzden dünkü Dünya Kupası finalinde, Arjantin’i yıllardır destekleyenlerin bile kalbi İspanya’dan yana attı. Futbolla uzaktan yakından ilgisi olmayanlar dahi İspanya’yı destekliyordu. Hatta yarı finalde Arjantin’e karşı İngiltere’yi destekleyecek kadar savrulmuştum. Hayatımda ilk kez bir futbol maçında İngiltere’yi tutuyordum; üstelik bu hissiyatımda yalnız olmadığımı da biliyordum.
Biz İspanya’yı tutuyorduk; Biz, tribünlerinde İsrail bayrakları sallanan Arjantin’i değil, İspanya’yı tutuyorduk. Çünkü Gazze’de, harabeye dönmüş binaların arasında, yıkılmış bir duvara projeksiyonla maçı yansıtan; İspanya formaları giyip bayraklarını sallayan Gazzeli gençlerin, kadınların ve çocukların tuttuğu takımı destekliyorduk. Onlar kimi tutuyorsa biz de onu tutuyor, onlar kime seviniyorsa biz de ona seviniyorduk. O gece İspanya, bizim için bir futbol takımından fazlasıydı; Gazze’nin kısa süreliğine de olsa sevinebildiği taraftı. Maradona yaşasaydı, bence o da İspanya’yı tutardı.




