Sahnenin Önü, Sahnenin Arkası
“Küfre yaklaştıkça imanım artıyor.” Sahnenin Önüdür Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşanan sahne, sıradan bir pankart gerilimi olmaktan çok daha fazlasını söylüyor. Öğrencilerden biri…

“Küfre yaklaştıkça imanım artıyor.”
Sahnenin Önüdür
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşanan sahne, sıradan bir pankart gerilimi olmaktan çok daha fazlasını söylüyor. Öğrencilerden biri, üzerinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” yazan Hûd sûresinin 112. ayetini açıyor. Hukuk fakültesinin mezuniyet sahnesinde, adalet fikrinin en yalın, en kadim ve en ilkesel ifadelerinden biri beliriyor: Dosdoğru olmak. Fakat tam da bu anda sahne, bir mezuniyet töreni olmaktan çıkıp sembollerin çarpıştığı küçük bir ideolojik tiyatroya dönüşüyor; daha doğrusu dönüştürülüyor.
Önce birkaç kişi pankartı taşıyan öğrencinin yanına sokuluyor. Ardından beyaz ceketi ve siyah eteğiyle, öğrencilerden yaşça büyük, hoca olması muhtemel ve nedense bende orkestra şefi izlenimi uyandıran bir kadın sahneye dalıyor. Sanki mezuniyet törenine değil de küçük bir ideolojik koreografiye şeflik etmeye gelmiş gibi, öğrencileri yönlendirmeye başlıyor.
Önce bir öğrenci, pankartı taşıyanın yanına gelip onunla kısa bir diyalog kuruyor; sahnenin düzenini bozan bu ayetli cümleye ilk itiraz böylece fısıltı hâlinde başlıyor. Ardından ilk görünür hamle geliyor: Kırmızı etekli bir öğrenci, ayetin görünürlüğünü kesmek üzere öne geçiyor. Sonra şef olmaya hevesli kadının tek bir el hareketiyle sahnedeki öğrenciler pankartın önüne diziliyor; saflarını sıkılaştırdıkça sıkılaştıran kızlı erkekli, kara cübbeli hukuk öğrencileri, kısa sürede “dosdoğru ol” çağrısının üzerini bedenleriyle örtüyor.
İroni neredeyse kusursuzdur. Küfür kelimesinin klasik anlamlarından biri “örtmek”tir. Sahnedeki görüntü de tam olarak bunu yapar: Hakikatin üzeri örtülür. Üstelik bu örtme işi gizli saklı, utangaç ya da mahcup biçimde değil; müzik, alkış, cübbe, beden dili ve kalabalık koreografisi eşliğinde yapılır. Sonra bir kıyamet kopar. Sanki modern tören düzeni bir anda kendi bilinçaltını sahneye taşır: Cumhuriyet balolarından kalma gibi duran valsimsi bir müzik, kara mezuniyet cübbeleri, slogan pankartları, seyircilerin arasından yükselen zılgıtı andıran çığlıklar, tamtam sesleri, alkışlar… Sahnede biri ileri hareketi yapar; öğrenciler göğüslerini gere gere yürümeye başlar. Şef de alkışlardan payını almak istercesine yeniden sahneye koşar; adeta “bu koreografi benimdir” der gibi görünür. Artık tartışmasız şeftir. “Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci”, üstelik dersini çalışmış, zeki mi zeki “Z kuşağı” çocukları seyirciye doğru yürüdükçe salon coştukça coşar: alkışlar, ıslıklar, bağırışlar… “Şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler”, “yırtlaz kalabalık….” adeta vecd hâline geçer. Bütün semboller aynı anda sahneye üşüşür. Perde iner, sahne kapanır.
Sahnenin Arkasıdır
Bazen bir metni en iyi savunan şey, ya da onu daha da görünür kılan şey ona saldıranların telaşıdır. Bu sahnede de olan tam olarak budur. Ayet birkaç saniye görünmüş olabilir; fakat onu kapatmak için verilen kolektif refleks, ayetin anlamını çok daha güçlü biçimde görünür kılmıştır.
Sahne, basit bir mezuniyet tartışması değildir. Laiklik, bilim, aydınlanma, Cumhuriyet ve Batıcılık gibi büyük sembollerle tahkim edilmiş modern seküler refleksin, din karşısındaki tahakküm ve özgüvenini bütün çıplaklığıyla açığa vuran sembolik bir andır. Burada ayet tartışılmamış, reddedilmemiş, eleştirilmemiştir; “üstü örtülmüştür.” Müthiş bir sembolizm! Üstelik bu kez örtme işi ne bir sansür kararıyla ne bir yasak metniyle ne bir perdeyle ne de teknik bir müdahaleyle yapılır; hakikatin önüne doğrudan bedenler sürülür. İnanılmaz bir fedakârlık! Hakikatin görünmemesi için insanın kendi bedenini perde kılması, sahnenin sembolik anlamını neredeyse kusursuzlaştırır. Belki de sahnenin en ibretlik tarafı budur ...
Fikirle fikir karşılaşmamış, fikri taşıyanla fikre itiraz edenler konuşmamış; görüntü, bedenle bastırılmıştır. Pankartı taşıyan çocuk da sahneden kovulmamıştır; daha modern bir şey yapılmıştır: Arkaya itilmiş, görünürlüğü elinden alınmış, kalabalığın içinde değersiz ve önemsiz bir figüre dönüştürülmüştür. Mekânın sahibi zeki çocuklardan yanadır. Sahne onların, alkış onların, müzik onların, koreografi onların, görünürlük onların… Mekân adeta ülkenin küçük bir modeli gibidir. İstedikleri anda öne çıkar, istedikleri anda perde olur, istedikleri anda kendi pankartlarını “kamusal aklın” son hakikatı gibi havaya kaldırırlar.
Ayetin üzeri bedenlerle kapatılırken, “zekâ fışkıran” sloganlar taşıyan pankartlar gururla havaya kaldırılmıştır. Hakikat perde arkasına itilmiş; onun yerine, alkışlanmaya hazır ideolojik hazırcevaplar sahneye yerleşmiştir. “Dosdoğru ol” çağrısının üzerini kapatmak için kurulan o aceleci koreografi, sonunda ayeti bastırmaya güç yetiremez; bilakis onu bütün gürültünün, alkışın ve kalabalığın içinden daha da görünür kılar. Hakikat, bazen kendisini örtenlerin eliyle sahnenin merkezine yerleşir; geriye tahammülsüzlüğünü teşhir etmiş bir zihniyetin tortusunu bırakarak…
Canım çook sıkılıyor!




