Yazmaya Dair Bir Okuma
Yazmak; çağları aşan, çağ kuran, yeri geldiğinde verili-müesses ne varsa temelinden sarsan, insana has, müşahhas ve diriltici bir eylemdir.
Modern dünyanın, aslını kabul ya da inkâr çizgisine ulaşabilecek bir sorgulamadan dahi yoksun bırakılan, “30 saniyelik ekran kaydırmaları”nı bir çeşit zihin kodu haline getirdiği “makbul birey”lerinin, bu tanıma iştiraki ne yazık ki oldukça güçtür.
Oysa; insanın kendisiyle yüzleşmeye en çok ihtiyaç duyduğu, öze yabancılaşma pandemisinden kaçınabilmenin beden-ruh, akıl-kalp güzergahına atabileceği düğümlere bağlı olduğu böyle bir çağda yazmak, güvenli bir limana el uzatmaktır.
Kalpte ya da zihinde birikenlerin, söz gibi ani ve hesapsız izharına müsaade etmeksizin, üzerine düşünmeye mecbur kılan, imbikten geçirmeyi şart koşan, daimî hale getirilebildiğinde de bu reflekslerin hayat felsefesi haline gelmesine vesile olabilen, günümüzün meşhur tabiri/mesleği ile nitelikli bir “yaşam koçu” olarak da telakki edebiliriz esasen yazmayı.
Biganeliğin temel yaşam formu halini aldığı, “adam aldırma da geç git” demenin sorunsuz yaşam mottosu haline geldiği bir serencamda, yazmak aldırmaktır.
Söze, sözü var edene, eşyaya, eşyanın ismini öğretene, düzlüğe, engebeye ve dahi bu gök kubbenin altındaki varlığımıza aldırmaktır.
İnsanlık tarihi boyunca yazı, yalnızca bilgiyi depolamanın değil, varoluşu anlamlandırma çabasının da aracı olmuştur. Onu diğer sembol sistemlerinden ayıran şey, zamana direnme kudretidir. Söyleyenin ağzıyla birlikte solabilen sözün aksine yazı hem yazandan hem de yazıldığı andan bağımsız bir ömür sürebilmektedir. İşte bu sebepledir ki medeniyetlerin büyüklüğü yalnızca inşa ettikleri yapılarla değil, bıraktıkları metinlerle de ölçüle gelmiştir.
İslam düşüncesi, yazıya söz konusu ontolojik ağırlığını en açık biçimde teslim eden geleneklerin başında gelmektedir. Kur'an-ı Kerim'in ilk emrinin "Oku" (Alak, 96/1) olmasının yanı sıra "Kalem ve yazdıklarına yemin olsun" (Kalem, 68/1) ayeti kerimesinde, kaleme yüklendiği söylenebilecek olan “söz ile yazı arasındaki elçi” misyonu, bu ağırlığın temel göstergelerinden sayılabilecektir.
Bu sütunlar üzerinde yükselen İslam medeniyetinin “yazı” tasavvuru da mezkûr niteliği muhafaza etmiştir. İbn Haldun Mukaddime'sinde bu tasavvuru felsefi bir zemine taşıyarak; yazının yalnızca bilgiyi değil toplumların öz bilincini de muhafaza ettiğini belirtmiştir. Nitekim kaydedilmeyen, tarihsel sürecin olağan yazı kategorilerinde tescil edilmeyen bir medeniyet, köküyle bağını yitirerek özüyle ünsiyet kuramaz hale gelebilmektedir. Yazan ya da yazılanı okuyabilen bir medeniyet ise geçmişini sorgulama, bugününü anlama ve geleceğini tasavvur etme imkânını elinde tutabilmektedir.
(Yazılanı okuyamaz hale getirilişimizin, tarihe yabancılaşma ve medeniyet tasavvurumuzun üzerine toprak atma kabilinden etkileri, sözün getirdiği husus olmasına karşın bahs-i diğer olup başkaca bir yazının konusu olabilecektir)
Yukarıda sözünü ettiğimiz sütunlar üzerinde yükselen İslam medeniyetinin en deruni mekteplerinden olan İslam Tasavvufu da yazmanın bireysel ve ruhsal boyutuna dair önemli perspektifler sunmaktadır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî' yazmaktan söz ederken, aslında bir tür murâkabe'den, iç gözlemden söz eder: Kalem elde tutulduğunda nefis sükût etmek zorunda kalır; sözcükler sıralanırken öfke soğur, acı berraklaşır, sevinç derinleşir. Bu manada yazmak, tasavvufî terminolojiyle, nefs-i emmâre'nin dizginlendiği, nefs-i mutmainne'ye açılan bir kapı işlevi görebilmektedir.
İmam Gazâlî de İhyâü Ulûmi'd-Dîn'inde dil ve kalem arasında ince bir ayrım kurmaktadır. Sözü var eden nefes ânında dağılır; ama mürekkep kâğıda düştüğünde bir sorumluluk üstlenilmiş olur. Yazan kişi, o an için sadece kendisiyle değil, satırların ötesindeki meçhul muhatapla da yüzleşir. Bu yüzleşme zorunluluğu, düşüncenin yüzeyselliğini törpüler, niyeti netleştirir. Gazâlî'nin deyimiyle "kalem, kalbin tercümanı"dır; kalp ne kadar arındırılırsa tercüme o kadar sıhhatli olur.
Bütün bu boyutlarının ötesinde yazmak, bir emanet bilincidir de. İslam medeniyetinin büyük müelliflerinden tercüme hareketinin mimarlarına, Endülüs'ün alimlerinden Orta Asya'nın medrese geleneğine uzanan geniş coğrafyada, kalem tutan her el yalnızca kendi çağına değil, henüz doğmamış nesillere de hesap verdiğinin farkındalığıyla hareket tarzı belirlemiş, bunu kadim bir usül haline getirmiştir.
İbn Rüşd felsefî şerhlerini kaleme almasaydı Aristoteles'in büyük bölümü Avrupa düşüncesine ulaşamayacaktı. İbn Sînâ el-Kânûn fi't-Tıb'ı yazmasaydı, yüzyıllarca tıp eğitiminin omurgasını oluşturacak bir külliyat ortaya çıkmayacaktı. Bu isimlerin ve daha nicelerinin kalemi, bireysel bir ifade özgürlüğünün değil; medeniyetin kuşaktan kuşağa el vermesinin nişanesi sayılmaktadır.
Bugün yazının ehemmiyetine dair cümle kurma çabalarını, “bireysel ifade özgürlüğü”nün izafi, dönemsel ve çoğu zaman ideolojik dar alanına sıkıştıran kitlenin, “yazı” ile “emanet şuuru” arasındaki bağı kurabilmeleri ya da en azından anlamlandırabilmeleri ne yazık ki oldukça zor görünmektedir.
Diğer taraftan; bu şuuru yüklendiği iddiasında olan güruhun da sözünü ettiğimiz kadim mirasın bugünün insanına söylediklerine kulak verebilmesi, yazının çağları aşan ve çağ kuran misyonunu bihakkın yerine getirmeye gayret etmesi gerekmektedir.
Peki tüm bu derin miras, bugünün insanına ne söylemektedir? Soruyu tersinden sormak belki daha açıklayıcıdır: Bugünün insanı bu mirasa neden bu denli yabancıdır?
Her çağın kendine has bir yabancılaşma biçiminden söz edilebilmektedir. Ancak bugünkünün diğerlerinden farkı, yabancılaşmanın artık dışarıdan dayatılmaması; içeriden, gönüllü olarak ve çoğu zaman farkında olunmadan talep edilmesidir.
Geçmişin insanının cebren, şiddetle ve aldatmacayla koşullandırılmasının aksine bugünün insanı kendi dikkatini, büyük bir istekle ve adeta minnetle teslim edebilmektedir.
Bunu mümkün kılan yapı enformasyon teknolojisinin bir yan ürünü değil; bizzat onun tasarım ilkesidir. Zira modern platformlar insan psikolojisinin en kırılgan noktasını — anlık ödüllendirme refleksini — hedef alarak bir bağımlılık mimarisi inşa etmiştir. Ekranlar birer araç olmaktan çıkmış, dikkatin endüstriyel ölçekte tüketildiği bir altyapıya dönüşmüştür.
(Bu mimarinin bilinçli ve sistematik bir kurgu olduğuna dair en çarpıcı itiraflar, bizzat bu platformları tasarlayan mühendis ve yöneticilerden gelmiştir. Söz konusu itiraflar, meselenin teknolojik bir kaza değil, tercih meselesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır; ancak bu husus da başlı başına bir yazının konusudur.)
İslam düşünce geleneğinin kadim örneklerinde, bu modern tablonun kavramsal karşılığına asırlar önce izah getirildiğini, insanlığın fıtrata dayalı temel müşküllerinin, araçlar değişse de öz olarak çağlar boyunca aynı çerçevede yer aldığı tespitiyle, müşahede etmekteyiz. İbn Kayyim el-Cevziyye Medâricü's-Sâlikîn'inde "gaflet"i yalnızca bir dikkatsizlik hali olarak değil, ruhun hakikatten sistematik biçimde uzaklaşması olarak tarif etmektedir. Gaflet; anlık, geçici ve masum bir unutkanlık değil, varlığın derinliğinden yüzeye doğru yaşanan kronik bir kayış olarak telakki edilmektedir. İnsan bu kayış içinde hem kendine hem de Rabbine giderek yabancılaşarak; yalnızca görüntülerin, seslerin ve uyarıların ortasında sürüklenen bir tüketim öznesi haline gelebilmektedir.
Yazmanın ise tam bu noktada gafletin tersine çevrilebilmesi olarak belirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü yazmak, dikkatin dağılmasına değil; toplanmasına razı olmaktır. Bir cümle kurabilmek için önce düşünmek, düşünebilmek için önce durmak, durabilmek için ise o sonsuz döngüyü iradeyle reddetmek gerekmektedir. İnsanı kendi hayatının seyircisi haline getirip yaşadığı hayatta özne olmaktan çıkartarak nesneleştiren akışkan alışkanlıklara, kontrolü elinden alınmış yürüme bandına dur diyebilmenin, hususi yöntemlerinden biridir. Nihayetinde bu yönüyle Kalem sembolik değil fiili bir direniş aracına dönüşmekte, uğruna edilen yemin (Kalem, 68/1) daha anlamlı hale gelebilmektedir.
Mâverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn'inde tembelliği yalnızca bir karakter kusuru olarak değil, insanın kendine karşı işleyebileceği en sinsi ihanet biçimi olarak tanımlamaktadır. Zira onun tanımladığı tembellik formu, zamanla insanın doğal durumu haline gelmekte; süreç içerisinde birşeylerden kaçınmanın gerekçesi yorgunluk değil, alışkanlık olabilmektedir. Düşünmekten, durmaktan, yüzleşmekten kaçınmak; giderek bir tercih olmaktan çıkarak, bir refleks haline dönüşebilmektedir.
Bugünün alışkanlık kisvesindeki bağımlılıklarının tam da bu refleksi besleyip pekiştirdiği düşünüldüğünde, Mâverdî'nin asırlar önceki tespitinin güncellik kazandığı söylenebilecektir. Bazen akıp giden bir ekranın, bazen hızlıca üretilip tespiti güç bir hızda tüketilebilen başkaca teknolojik bir imgenin/dünyanın peşinde insanlar, yazmaktan; yani durmaktan, düşünmekten, kendisiyle hesaplaşmaktan giderek daha uzak bir varlığa dönüşmektedir.
Peki bu uzaklık geri dönüşsüz müdür?
Soruyu bu şekilde sormak elbette başlı başına bir cevap içermektedir. Zira sorgulanmamış dünyevi teslimiyetlerin modernlik müfredatının dibacesi sayıldığı (üstelik uhrevi teslimiyetler ve dinin “teslim olma” boyutu her gün sigaya çekiliyorken) bir çağda soru sormak sürüklenmeyi durdurmak demektir.
Yazmak da tam olarak budur: Sürüklenmenin ortasında bir an için "neredeyim?" diye sorabilmek demektir. Bu soruyu sormak için büyük bir külliyat bırakmak gerekmez; bir sayfayı doldurmak, bir cümleyi tamamlamak, bir düşünceyi başladığı yerde bırakmamak yeterli olabilmektedir. Çünkü yazı, mükemmeliyetiyle değil; mevcudiyetiyle anlam kazanır.
Yazı bir iktidar değil, bir mesuliyet; bir beceri değil, bir duruş; bir meslek değil, bir var olma tarzıdır. Bu var olma tarzından mahrum kalan bireyler kendi seslerini yitirir; bu var olma tarzından mahrum kalan toplumlar ise tarih sahnesinde söz söyleme hakkını — farkında olmadan, yavaş yavaş ve gönüllü olarak — başkalarına devreder.
Bugün tam da bu devrin eşiğinde durulmaktadır. Yazılmayan düşünceler birikmekte, söylenemeyen hakikatler çürümekte, kurulamamış cümleler ise yerini algoritmik bir gürültüye bırakmaktadır. Ve bu gürültünün içinde asıl soru, sessizce ve ısrarla yanıt beklemektedir: Yazmayı bıraktığımızda, aslında neyi bırakmış oluyoruz?