Amerikan toplumunu bekleyen tehlike: ‘No Kings’ eylemlerinin sosyolojik bir okuması

Amerikan toplumunu bekleyen tehlike: ‘No Kings’ eylemlerinin sosyolojik bir okuması

 

Teori ve Gerçekler

Hegel, insanlığın düşünsel gelişimini diyalektik bir süreç olarak ele alır. Bu süreçte bir düşünce, kendi iç çelişkileri ile karşılaşır ve sonuçta daha gelişmiş ve bütünlük içeren yeni bir fikir doğar. Basitleştirilmiş haliyle bu, tez-antitez ve sentezdir.  Diyalektik idealizm olarak nitelendirebileceğimiz bu yaklaşıma göre bir fikir, karşıt bir fikri doğurur ve ikisinin zorunlu etkileşiminden yeni bir sentez doğar. Bir anlamda çatışma, insanlığın tekâmülü için gereklidir. Hegel’den etkilendiği inkâr edilemeyecek bir düşünür olan Karl Marx, bu fikri somutlaştırarak ekonomik alana taşıyan fikir ortaya koyar.  Ona göre toplum, sınıflara ayrılmıştır. Bu sınıfların en belirgin olanı üretim araçlarına sahip olanlarla(sermaye) olmayanlardır(emek). Tarihsel mücadele bu iki güç üzerinden şekillenir. 

Kâğıt üstünde mantıklı görülen bu tespit, tarihsel açıdan bakıldığında Marx’ın beklentilerini bugüne kadar tam karşılayamadı. İşçi ve İşveren kavgası, ön görüldüğü şekilde ve ölçekte ortaya çıkmadı. Bu durumu bir ölçüde açıklamak ise, Marx’ın düşüncelerinden etkilenen Gramsci’ye düştü. Gramsci Hegemonya kavramı, Marx’ın imdadına yetişti.   

Hegemonya çoğu zaman yalnızca iktidarın güç üzerinden kurduğu bir üstünlük olarak algılanır. Oysa Gramsci’ye göre iktidar, sadece zor kullanarak değil, toplumun rızasını üreterek ayakta kalmaktadır. Bir yönetim, kendi varlığını sürdürmek adına yaptığı hamleler için topluma, makul ve gerekli olduğunu düşündürecek gerekçeler sunar. Daha açık bir ifade toplumu ikna etmelidir. Bu teorik anlamda bir rıza üretimidir. Bu noktada devreye ‘Devletin İdeolojik Aygıtları’ fikrini ortaya atan Louis Althusser girer. Ona göre medya, TV, sanat, spor, edebiyat hatta eğitim ve din bile rıza üretimi için kullanılabilecek araçlardır. 

Kendi Yalanına İnanmak!

Yukarıda yer alan teorik çerçeveyi somutlaştırmak için Amerikan Devletinin yıllardır ürettiği hegemonik anlatılara bakmak yeterlidir. Hollywood’un ürettiği yenilmez kahramanlar, Amerikan Rüyası söylemi, özgürlükler ülkesi algısı, El Kaide, Taliban, Daeş gibi terör tehlikelerinden dünyayı kurtarma iddiası, serbest piyasayaya dair zenginlik vaadleri, BM’nin insani yardımlarına en üst seviyeden destek veren ülkeye minnettarlık! Ve tabi ki güçlü para Dolar… 

Hepimizin inandırılmaya çalışıldığı bu hikâye elbette ki bazı gerçekler barındırıyor. Ne var ki içinde onlarca algı da gizli. İşte sıkıntı, tam da bu noktada başlıyor. Algı ile gerçek arasındaki gelgit içerisinde sorun, bu algıyı yönetenlerin bizzat o algıya inanmaları. Bir noktadan sonra hegemonya, sadece başkalarına anlatılan bir hikâye olmaktan çıkarak anlatıcının da inandığı bir gerçeğe dönüşüyor. Ta ki, sorgulama ve test etme evresi başlayana kadar…

Amerikan toplumu için üretilen ve tüm dünyaya servis edilen bu anlatılar, uzun yıllar boyunca kabul gördü. Amerikan yönetimleri de bu algıyı hoyratça kullandı. Ne var ki işler artık eskisi gibi yürümüyor. Çağ, Amerikan rüyası algısından daha hızlı ilerliyor ve anlatılar her geçen gün inandırıcılığını kaybediyor. 

Toplumları hafife almak, devletlerin güçlü arenasında onları, bir çırpıda korkup dağı/tı/lacak insan yığınları olarak görmek; hamburger yiyip, TV başında uyuklayan tiplerin ne görüşleri olabilir ki?, diye düşünmek; devletin aslında toplumdan müteşekkil bir yapı olduğunu göz ardı etmektir. Dolayısı ile Sosyolojisi olmayan bir devletlerarası ilişkiler anlayışı, toplumu olmayan bir devleti var saymaktan başka bir şey değildir. 

İran Halkından Amerika Sokaklarına

Geçtiğimiz hafta sonu milyonlarca Amerikalı, ‘No Kings’ adı verilen eylemlerle İran Savaşını ve Amerikan yönetiminin İran politikalarını protesto etti. Bu tablo, uzun süredir sorgulanmayan bir gerçeği hatırlattı: Toplumlar her zaman öngörülebilir değildir. Görünen o ki ABD yönetimi de işin hangi noktalara gelebileceğini henüz ön görmüyor. Aynı durum, İran halkına yönelik Amerikan yaklaşımı için de geçerli. Öyle ki savaş sebebiyle halkın rejime karşı ayaklanacağı varsaymak büyük bir hata oldu. Beklenen olmadı ve İran halkı şaşırttı. 

Amerika–İsrail ittifakı, yapılan saldırıların İran halkı tarafından bağımsızlığa yönelik tehdit olarak algılanacağını fark etmediler. Uzun yıllardır pompalanan ‘baskı altındaki halk’ propagandasının gerçeklik boyutunu kestirememiş olmak, İran halkının bugünkü tutumu karşısındaki Amerikan-İsrail şaşkınlığının asıl sebebidir. İran’ın, oluşturulan bu algılara karşı geliştirdiği çözümler var mı? Toplum, baskı olarak görülen unsurları nasıl algılıyor? Ya da İran rejiminin toplum üzerindeki kendi hegemonik hamleleri nelerdir? gibi sorular, belli ki ıskalanmış. Gelinen noktada şimdi soru şu: Amerikan halkı da yönetimlerini şaşırtır mı? 

Netanyahu’nun, Amerikan Evangelistleri ile birlikte yürüttüğü, Mesihin geleceği yeni mabed inşası vs gibi mantıksal örüntüyü aşan söylemler, Amerika ve İsrail politik söyleminin İran savaşının gerekçelerini açıklamak için bütün tuşlara bastığını gösteriyor. Ne var ki İran’ın, Amerika ve İsrail’in ortak sorunu, olduğuna inanmayan milyonlarca Amerikalı var. Bu gerçeği hafta sonu gerçekleşen ‘No Kings’ eylemlerinde açıkça gördük. ‘Bu savaş bizim savaşımız değil’ diyerek sokağa inen halkın, sadece demokratlar ve cumhuriyetçiler kavgasında karşı tarafta olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir. 

İsrail vahşetinin sıradan Amerikan vatandaşı için de kabul edilemez noktalara gelebileceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. MAGA hayali gerçekleşmeyen Amerikalının, bir de İsrail için başlatılan bir savaş sebebiyle yaşayacağı ekonomik sorunlar, ne ölçüde kabul edilebilir, bilmiyoruz. Üstelik İran’ın direnişi ve ikna etmekten çok, söylemiş olmak için her gün kullanılan çelişki dolu ifadeler, tüm dünya gibi Amerikan toplumunu da etkileyecektir. 

Bu sürece bir de kara harekatı için sahaya sürülecek olan Amerikan askerlerinin eve dönen tabutları dâhil edildiğinde, ölmeye ikna edilemeyen Amerikan toplumun, en yumuşak tepkisi bile Trump’ı öfkelendirmeye yetecektir. Bu öfkenin, kendi toplumuna yönelik bir şiddete dönüşme ihtimali ise ICE örneği düşünüldüğünde, hiç uzak değil. 

Belki de ilk kez Amerikan hegemonyası, dışarıda olduğu kadar içeride de sorgulanıyor. Gelişmeler, tek başına olmasa da Amerikan rüyasında derin çatlaklar doğurabilir mi? Bu sorunun cevabı, önümüzdeki dönemde sanırım çok geçmeden daha net ortaya çıkacak.

 

Diğer Yazıları

Yorum Yaz