İran’ın Şiileştirilmesi ve Safevîye Tarikatı
15. yüzyıla kadar İran coğrafyası, İslâm dünyasında Sünnî düşüncenin en önemli kalelerinden biri olarak temayüz etmişti. Fars diyarı, yalnızca siyasî kudretiyle değil, ilim ve irfanın yetiştiği bereketli iklimiyle de İslâm medeniyetinin merkezlerinden biri olmuştu. Nitekim Sünnî dünyanın büyük mütefekkirlerinin ve muhaddislerinin önemli bir kısmı Farsça konuşulan bu geniş coğrafyadan çıkmıştı. Nişaburlu İmam Müslim, Sicistanlı İmam Ebû Dâvûd, Selçuklu devletinin kudretli veziri Nizâmülmülk et-Tûsî ve büyük müfessir Fahreddin er-Râzî gibi pek çok isim bu geleneğin temsilcileriydi.
Bu silsile yalnızca birkaç isimle sınırlı değildi. Şîrâzî, Tûsî, Sicistânî, Beyhakî, Nîsâbûrî, Kirmânî, İsfahânî, Râzî, Beydâvî, Kazvînî, Taberî, Kâzerûnî, Fîrûzâbâdî, Zencânî, Tebrîzî, Cîlânî, Cürcânî, Dîneverî, Esterâbâdî, İsferâyînî ve daha nice âlim, ilim tarihine isimlerini nakşetmişti. Bu isimler yalnızca birer şahsiyet değil; aynı zamanda İslâm medeniyetinin ilim damarlarını besleyen büyük bir gelenekti.
Böylece Fars halkı, Ehl-i Sünnet Müslümanları olarak İslâm ümmetinin büyük bünyesine dâhil olmuş; diğer Müslümanlar gibi namazlarını kılmış, haclarını eda etmiş ve gerektiğinde cihad meydanlarında yer almışlardı. İslâm ümmetinin meşhur âlimlerinden pek çoğu —rivayet zincirlerinin etraflarında döndüğü, ilmin birçok dalda onların şahsında yoğunlaştığı isimler— hadis, fıkıh, tefsir, dil, edebiyat ve tarih sahalarında Fars diyarında doğmuş ve yine orada vefat etmişti.
Allah Teâlâ, sünneti bu büyük âlimler vasıtasıyla muhafaza etmiş; bid’atlerin yayılmasını onların ilmi ve gayretiyle engellemiştir. Bu sebeple onların memleketleri, dine bağlılıkta örnek gösterilen beldeler hâline gelmiş; sünneti yaşatma ve tebliğ etme vazifesinin en güçlü merkezlerinden biri olmuştur.
Nitekim bugün dahi İslâm ilim tarihini okuyan herkes, isimlerinin başında Nîsâbûrî, Râzî, Beyhakî, İsfahânî gibi nispetler taşıyan sayısız âlimle karşılaşır. Bu nispetler yalnızca bir coğrafyayı değil, aynı zamanda bir ilim ve medeniyet geleneğini temsil eder. Bu âlimlerin İslâm’a ve Müslümanlara hizmette gösterdikleri gayretler ve bıraktıkları miras gerçekten de saymakla bitmeyecek kadar büyüktür.
Ancak İran’ın mezhebî yapısı XV. yüzyılın sonlarında köklü bir dönüşüm yaşamaya başladı. Bu dönüşümün baş aktörü, Safevî Devleti’nin kurucusu olan Şah İsmail’in ailesinin kurduğu Safeviyye tarikatı, ilk ortaya çıktığında tamamen Sünnî bir tasavvuf hareketi olarak bilinmekteydi.
Şah İsmail, 17 Temmuz 1487’de Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde, Safevî tarikatına mensup bir şeyh ailesinde dünyaya geldi. Babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd idi. Annesi Alemşah Halime Begüm, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı olup Türk boylarının önde gelen hanedanlarından birine mensuptu.
Safevîye tarikatının kurucusu olan Şeyh Safiyyüddin Erdebilî, Erdebil’de bu tasavvuf yolunu tesis etmişti. Kendisi Şâfiî mezhebine mensup bir Sünnî idi. Onun döneminde tarikata bağlı olanlar “Geylânî” diye anılırdı. Ancak Şeyh Safiyyüddin’in vefatından sonra tarikat Safevîye adıyla tanınmaya başladı. Osmanlı kaynaklarında bu topluluk çoğu zaman “Erdebiliyye” veya “Erdebil sufîleri” olarak zikredilmiştir.
Şeyh Safiyyüddin’in 1334 yılında vefat etmesiyle, tarikatın başına oğlu Şeyh Sadreddin geçti. Onun 1392’deki ölümünden sonra ise posta Hace Ali oturdu. Rivayetlere göre Timur, Ankara Savaşı’ndan dönüşünde Erdebil’e uğramış, Şeyh Hace Ali’ye büyük hürmet göstermiş ve ona otuz bin Türkmen’i teslim ederek Erdebil ve çevresindeki bazı köyleri hediye etmiştir.
Hace Ali’nin 1429’da vefatından sonra yerine oğlu Şeyh İbrahim geçti. İbrahim döneminde Safeviyye henüz siyasî bir devlet kurma iddiası taşımayan, daha çok tasavvufî bir yol olarak varlığını sürdürüyordu. Ancak onun 1447’deki vefatı ile birlikte tarikatın başına geçen Şeyh Cüneyd, bu geleneği farklı bir istikamete yönelten ilk isim oldu. Safevîye artık yalnızca bir irşad hareketi olmaktan çıkıyor, siyasî bir karakter kazanmaya başlıyordu.
Şeyh Cüneyd’in siyasî emelleri, ailesi içinde bile tartışmalara yol açtı. Amcası Cafer ile arası açıldı ve bu durum onun hareket alanını değiştirdi. Osmanlı devlet adamları da Şeyh Cüneyd’i ihtiyatla karşılamış, hatta bazı kaynaklar onun Konya’da Sadreddin Konevî dergâhında bir süre misafir kaldığını aktarır. Burada imamet ve hilafet meseleleri üzerine tartışmalar yürüttüğü, özellikle Şiîlerin Ehl-i Beyt’e dayandırdığı imamet fikrini öne çıkardığı rivayet edilir.
Konya’da fazla kalmayan Şeyh Cüneyd, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Halep bölgesine geçti. Bu dönemde irşad faaliyetlerinde Şiî unsurların giderek belirginleştiği görülmektedir. Şeyh Cüneyd’in 1460 yılında vefat etmesiyle, yerine oğlu Şeyh Haydar geçti.
Şeyh Haydar, dayısı olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’dan büyük destek gördü. Onun etrafında toplanan savaşçılar, başlarına taktıkları kırmızı başlıklar sebebiyle zamanla “Kızılbaş” olarak anılmaya başlandı. Ancak Şeyh Haydar’ın siyasî ve askerî faaliyetleri uzun sürmedi; 1488 yılında bir savaşta hayatını kaybetti. Yerine önce oğlu Ali, onun ölümünden sonra da İsmail geçti.
Şah İsmail, Safevî hareketini artık açık bir siyasî ve mezhebî proje hâline getirdi. Osmanlı Türklerinden mezhebî olarak ayrışmak amacıyla Lübnan ve Bahreyn’den Caferî Şiî ulemayı İran’a davet etti. Bu mollalar aracılığıyla önce Safevîe tarikatının mensupları Caferî mezhebine yönlendirildi, ardından İran halkı büyük ölçüde bu mezhebe tâbi olmaya zorlandı. Rivayetlere göre bu dönüşüme karşı çıkanlar —hatta kendi ailesinden olanlar bile— ağır cezalarla karşılaştı.
Böylece İran’ın Şiileştirilmesi süreci, büyük ölçüde Şah İsmail’in siyasî iradesiyle başlamış oldu. İlginçtir ki onun en güçlü taraftarları arasında Azerbaycan Türkleri önemli bir yer tutuyordu.
Şah İsmail yalnızca bir hükümdar değildi; aynı zamanda şairdi. Şiirlerinde “Hatayî” mahlasını kullanır ve eserlerini Azerbaycan Türkçesiyle kaleme alırdı. Bu yönüyle edebiyat tarihinde de iz bırakmıştır. Hatta ilginç bir tezat olarak, onunla savaşan Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim şiirlerini çoğu zaman Farsça, Şah İsmail ise son derece sade bir Türkçe ile yazmıştır. Şah İsmail’in Divanı bugün bile Türk dili ve edebiyatı çalışmalarında güzel Türkçe örnekleri arasında gösterilmektedir.
Ne var ki siyasî rekabet giderek sertleşti ve iki güç 1514 yılında Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya geldi. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu, Şah İsmail’in kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu mağlubiyet kendini “Mehdi” olarak gören Şah İsmail’i derinden sarstı. Rivayetlere göre bu tarihten sonra kendisini daha çok av ve eğlenceye verdi. Nihayet 23 Mayıs 1524’te Tebriz’de hayatını kaybetti.
Bugün bu tarihî hadiseler üzerine konuşulurken, bazen ilginç bir durumla da karşılaşırız: Bazı hocaların çağdaş siyaset hakkında söyledikleri sözler, çoğu zaman birçok çağdaş siyasetçinin din hakkında söylediklerine benziyor.
İnsan bazen istemeden şu cümleyi mırıldanır:
Keşke sussalardı…
