Heidegger ve Afgan Dostu Hızır Şah
Batı düşüncesi, yetiştirdiği büyük filozofları bile çoğu zaman kendi kavram dünyasının dar sınırları içinde tutar. Bu yüzden Heidegger gibi “Varlık” sorusunu merkeze alan bir düşünür dahi, çoğu zaman Batı metafiziğinin sert çerçevesinden bütünüyle çıkamaz. Ancak tarih kimi zaman beklenmedik bir kapı aralar; felsefenin yönünü bazen bir kitap değil, bir insanın varlığı ve taşıdığı başka bir dünya değiştirir. Freiburg’un sisli sabahlarında, karaçamların altından geçen patikalarda bir gün bir yabancı belirir: Afganistan’dan gelen bir asilzade, mühendis ve filozof… Hıdır Şah... Diğer adıyla Khwaja Ghulam Haidar Khan…. Ve bu isim, yalnızca bir öğrencinin ya da bir misafirin adı değil; Batı’nın kendi dünyasına nadiren aldığı bir “öteki”nin, başka bir medeniyetin düşünce hafızasını taşıyan bir yolcunun adıdır.
1920’lerin sonu ve 1930’ların başı, Avrupa’nın hâlâ kan koktuğu yıllardı. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları henüz kalkmamış, insanlık kendi kurduğu makinenin içinde ruhunu kaybetmeye başlamıştı. Almanya ise hem ekonomik hem siyasal hem kültürel anlamda büyük bir kırılmanın eşiğindeydi. Sanayi ve teknik ilerleme bir zafer gibi sunuluyor, fakat bu zaferin arkasında insanın giderek “nesneleşmesi” saklanıyordu. Heidegger’in ilerleyen yıllarda “Tekniğe İlişkin Soru”da dile getireceği o ürkütücü hakikat, aslında o yıllarda sokaklarda yürüyen bir gölge gibiydi: İnsan, artık dünyayı “var olan” olarak değil, “kullanılabilir olan” olarak görmeye başlamıştı. İşte Hıdır Şah, tam da bu dönemde Almanya’ya geldi. Resmî anlatı, onun mühendislik eğitimi için geldiğini söyler. Fakat hakikat çoğu zaman resmî anlatıdan daha derinde yürür. Çünkü Hıdır Şah’ın asıl yolculuğu, bir meslek edinme yolculuğu değil; bir çağın içine girip çağın ruhunu yoklama yolculuğudur.
Bu yolculuk onu Heidegger’in “Sein und Zeit” yani “Varlık ve Zaman” kitabına götürür. Batılı düşünce, çoğu zaman Doğulu insanı romantik bir masal figürü gibi görür: ya mistik bir derviştir ya egzotik bir hikâye kahramanı… Oysa Hıdır Şah, Avrupa’ya bir masal kahramanı olarak değil, düşünen bir insan olarak gelmiştir. Varlık ve Zaman’ı okurken Heidegger’in sorusu onun zihninde tanıdık bir yankı uyandırır. Çünkü Heidegger’in sorduğu “Varlık nedir?” sorusu, Doğu’nun yüzyıllardır başka kelimelerle sorduğu büyük sorunun Batı dilindeki karşılığı gibidir. Mevlânâ “Ben kimim?” derken, Attâr “Simurg nerededir?” diye sorarken, Hafız şiirle varlığın gölgesini ararken, İbn Arabî “Varlık bir midir?” diye düşünürken hepsi aynı uçurumun kenarında yürümektedir. Heidegger’in felsefesi Hıdır Şah’a yeni bir ufuk açmakla kalmaz; ona, Batı’nın kendi kelimeleri içinde hapsolmuş hakikat arayışını da gösterir. Bu yüzden Hıdır Şah için Heidegger’i okumak yalnızca akademik bir merak değildir; Doğu’nun kadim sorularının modern Avrupa’daki yankısını dinlemektir.
Bu merak onu Freiburg’a, Heidegger’in çevresine götürür. Heidegger’in hayatında yürüyüşler önemlidir; o düşünceyi masa başında değil, yürürken kuran bir filozoftur. Friedrich Nietzsche gibi… Orman patikalarında, sisin içinde, sessizliğin içinde… Bu yürüyüşler sıradan bir gezinti değil, felsefenin bizzat bedene bürünmüş hâlidir. Ve şimdi bu yürüyüşlere Afganistan’dan gelen bir yolcu katılır. Heidegger ile Hıdır Şah’ın beraber yürüdüğü bu patikalar, aslında iki dünyanın birbirine temas ettiği ince bir sınır hattıdır. Heidegger ona Afganistan’ı sorar; İslam felsefesini sorar; Mevlânâ’yı, Attâr’ı, Hafız’ı sorar. Bu soruların ardında yalnızca merak değil, Batı’nın kendi içine kapandıkça büyüyen bir huzursuzluğu vardır. Çünkü Heidegger, Batı metafiziğinin Tanrı’yı bir kavrama dönüştürdüğünü, onu bir “en yüksek var olan” diye tasnif ederek bir ontolojik nesneye çevirdiğini görür ve bu durumu bir felaket gibi okur. Batı, Tanrı’yı cümlelerin içine sıkıştırmış; onu tanımlanabilir bir nesne hâline getirmiştir. Oysa Doğu, Tanrı’yı kavrama hapsetmez; onu bir cümleye sığdırmaz; onu kalbin diliyle arar. Heidegger, belki de ilk defa bu hakikati Hıdır Şah’ın anlattıklarında berrak biçimde hisseder…
Bu yüzden Heidegger’in mektuplarında ve biyografilerinde Hıdır Şah’tan bahsedilmesi tesadüf değildir. Rüdiger Safranski’nin biyografisinde de işaret edildiği üzere Heidegger, Hıdır Şah’ı “saf bir insan” olarak görür; Batı’nın teknolojik rasyonalizmiyle henüz “kirlenmemiş” bir ruh… Bu ifade, yalnızca Hıdır Şah’a yöneltilmiş bir iltifat değil, Batı’ya dair büyük bir umutsuzluğun itirafıdır. Batı kendi aklıyla dünyayı fethetmiş, fakat kendi ruhunu kaybetmiştir. Ve Hıdır Şah, Heidegger’in gözünde Batı’nın kaybettiği şeyi hatırlatan bir işaret gibi durur; bir âyet gibi… Çünkü onun varlığı, Batı’nın dünyayı nesneleştiren bakışına karşı, insanın içindeki anlam arayışını hatırlatan bir varoluş çağrısıdır.
Bu çağrı, tasavvufun büyük sırrını da açığa çıkarır. Tasavvuf, göklerin Tanrısını inkâr etmez; fakat Tanrı’yı yalnızca gökte bırakmaz. Tasavvufun devrimci yanı budur: Tanrı’yı insanın kalbine indirir. Bu yüzden tasavvuf yalnızca bir ibadet disiplini değil, aynı zamanda bir varlık öğretisidir. Afganistanlı mutasavvıf, şair ve mesnevinin kurucusu Hakîm Senâî ve mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddin Attâr, bu yolu sistemleştiren iki büyük öncüdür. Senâî’nin yıllar süren çilesi Gazne’de bir tefsir ekolü doğurmuş; bu ekol müsamahayı, ilmi ve irfanı büyüten bir damar hâline gelmiştir. Attâr ise bu yolu geleceğe taşıyan bir mimar gibi davranmış, yalnızca kendi çağını anlatmakla kalmamış, gelecek nesillere bir harita çizmiştir.
Attâr’ın “Tezkiretü’l-Evliyâ”sı yalnızca edebî bir şaheser değildir; insanın kendine yabancılaşmasını engellemek için yazılmış bir “insan inşa kitabı”dır. Nişâbur şeyhi, velileri anlatırken tarih yazmaz; insanın içine bir ayna koyar. İnsan zamanla kendine yabancılaşır, kendi hakikatini kaybeder, kendi varlığını unutur. Attâr’ın velileri, bu unutuluşu tersine çevirmek için parlatılan kandiller gibidir. Onları bazen abartılı anlatır; fakat bu abartı, bir masalın süsü değil, bir yolun işaret levhasıdır. Kâbe’yi yakacak kadar kandil toplayıp insanları Kâbe’ye davet eden bir adamı anlatırken, aslında insanın içinde yanan arayış ateşini anlatır. İbrahim Edhem’in hikâyesini dile getirirken, saltanattan vazgeçip hakikate yönelen bir ruhun dönüşümünü anlatır. Şükretmeyen bir imamdan bahsederken, insanın gafletini ve sonra o gafletin nasıl bir öğretiye dönüşebileceğini gösterir. Attâr’ın “inkârcılığı” bile aslında bir reddiye değil, gönlün fitneden haberdar oluşudur; kültürel çerçevenin korunması için aranan bir çaredir. Çünkü o, geleceğin karanlığını sezmiş, insanın kendi iç yolunu kaybedeceğini anlamıştır.
Attâr’ın ikinci büyük kitabı “Mantıku’t-Tayr” ise benzersiz bir varoluş destanıdır. Kuşların Hakikatin Simurg’una doğru yolculuğu, aslında insanın kendi hakikatine doğru yürüyüşüdür. Kuşlar yola çıkar, tek tek korkularını, zaaflarını, dünyaya bağlayan zincirlerini bırakır. Bir kısmı yolda kalır, bir kısmı geri döner, bir kısmı ölür. Ve sonunda geriye kalanlar, Simurg’u ararken Simurg’un kendileri olduğunu görür. Bu sahne tasavvufun en büyük cümlesidir: Aradığın hakikat dışarıda değil, içerdedir. İşte burada Heidegger’in varlık anlayışıyla Attâr’ın hikmeti arasında görünmez bir köprü belirir. Heidegger, varlığın unutulduğunu söyler; insan artık varlığı değil, var olanları düşünmektedir. İnsan nesneler dünyasında boğulmuş, anlamı kaybetmiştir. Attâr ise asırlar önce bunu anlatmıştır: İnsan hakikati dışarıda arar, oysa hakikat içerdedir.
Bu noktada hermenötik dünyasında “bağlantı halkaları” diye adlandırılan kavram da devreye girer. Dinî anlayış, zamanlar ve mekânlar boyunca aşama aşama yeryüzüne iner; bir hakikat her çağda başka bir biçimde görünür. Heidegger’in “zaman” düşüncesiyle Attâr’ın “seyr ü sülûk” kavramı burada aynı yöne bakar. İnsan her çağda yeniden inşa edilir; her çağda yeniden var olur. Heidegger’in “varlık ve zaman” üzerine söyledikleri, insan idrakinin farklı zaman ve mekân şartlarında nasıl biçimlendiğini anlatırken, Attâr’ın kuşları da aynı hakikatin sembolik yürüyüşünü gerçekleştirir. Varlık, tek bir çağın tekelinde değildir; hakikat tek bir dilin mülkü değildir…
“Musibetnâme” ise bu yolculuğun daha sade, daha halkın içine inmiş bir yüzüdür. Mevlânâ’nın başucu kitabı olması boşuna değildir. Musibetnâme, bin hikâye ve bir gece boyunca süren bir seyr ü sülûk anlatısı gibidir. Bir dervişin padişahın sarayına gidişiyle başlar; oradan Hazret-i Ömer’in adaletine, başka bir hikmet hazinesine, başka bir kapıya uzanır. Her dönüşte başka bir dehlize girilir. Bu eser, hakikatin büyük laflarda değil, hayatın içindeki küçük kırılmalarda saklı olduğunu gösterir. Bu yüzden Musibetnâme okuma yazması olan herkesin anlayabileceği kadar açıktır; fakat derinleşmek isteyen için sonsuz bir denizdir… Tasavvufun en temel mesajı burada görünür hâle gelir: Hakikat yalnızca gökte aranmaz; insanın gündelik hayatında, acısında, sabrında, düşüşünde ve kalkışında saklıdır…
Attâr’ın bu üçlemesi, aslında dini yeryüzüne yani toplumsal hayata indirme teşebbüsüdür. Tanrı’yı yalnızca gökte bırakan bir metafiziğe karşı, Tanrı’yı insanın kalbine taşıyan bir varoluş öğretisi… Ve bu öğretinin sonunda, Attâr’ın kısa ama ağır beyitleri çıkar karşımıza. Himmet ile marifet dergâhına kim himmet ehli gelip yüz sürse er olur derken, yalnızca ahlâkî bir öğüt verilmez; varoluşun özü tarif edilir. Himmet, yalnızca irade değildir; insanın kendi varlığını bir hedefle doldurmasıdır. Marifet, yalnızca bilgi değildir; varlığı tanımaktır, yanmaktır, aydınlanmaktır. Attâr güneşi boşuna anmaz. Güneş, varlığın metaforudur: görünürdür ama kavranamaz; kendini gösterir ama kendini anlatmaz. Heidegger’in varlık anlayışı da böyledir: varlık vardır, fakat tanımlanamaz; görünürdür, fakat nesne değildir. Attâr’ın güneşiyle Heidegger’in varlığı, farklı dillerde aynı hakikatin ışığı gibi parlar…
Bu yüzden Heidegger ile Hıdır Şah’ın dostluğu basit bir biyografi ayrıntısı değildir. Bir Afgan asilzadesinin Freiburg sokaklarında Heidegger’le yürüyüşe çıkması, yalnızca iki insanın arkadaşlığı değil; iki medeniyetin birbirine uzattığı kısa ama anlamlı bir eldir. Heidegger, Avrupa dışı düşünceye çoğu zaman mesafeli durmuştur; Batı’nın tarihsel kaderini “varlığın tarihi” gibi okurken Doğu’yu çoğu zaman bu tarihin dışında bırakmıştır. İşte tam da bu yüzden Hıdır Şah’la kurduğu bağ önemlidir. Bu bağ, Heidegger’in dünyasında açılan nadir bir penceredir. Batı’nın düşünce tarihi, bütün insanlığın düşünce tarihi değildir. Hakikat, Avrupa’nın haritasına sığmaz. Hıdır Şah’ın “kirlenmemiş ruh” olarak anılması, Heidegger’in Batı’yı kirlenmiş gördüğünün ilanıdır: Batı teknolojiyle büyümüş, fakat anlamı kaybetmiştir…
Hıdır Şah daha sonra ülkesine döner. Dostluk bir kaç yıl sürer; fakat yoğun ve derindir. Ve bu hikâye, tarihin büyük gürültüsü içinde kaybolmuş bir sessiz çağrı gibi kalır. Belki de o patikalarda yürürken Heidegger bir an, Attâr’ın kuşlarını duymuştur. Simurg’u arayan kuşların kanat seslerini… Varlığı arayan bir filozof olarak, Hıdır Şah’ın anlattığı Mevlânâ’nın cümlelerinde ve Attâr’ın hikâyelerinde kendi sorusunun daha eski bir yankısını işitmiştir. Heidegger “varlığı unuttuk” derken, Attâr asırlar önce cevap vermiştir: Unutulan şey varlık değil, insanın kendi içindeki yoldur…
Hasıl-ı kelâm, Freiburg’da bir Afgan’ın adımları yalnızca bir misafirliğin izi değildir; Batı’nın kendi içine kapanmış aklını, Doğu’nun kalbe açılan kapısıyla kısa bir süreliğine yüzleştiren bir işarettir. Attâr’ın güneşi yalnız Nişâbur’da doğmaz; bazen Freiburg’un sisli sabahlarında da parlar. Ve belki de Heidegger’in hayatındaki bu kısa dostluk, bize şunu anlatır: Hakikat, ne yalnız Batı’nın ne yalnız Doğu’nun mülküdür... Hakikat, insanın varoluşunun derinliklerinde saklıdır; bazen bir kitapta, bazen bir yürüyüşte, bazen de bir yabancının sessiz cümlelerinden ortaya çıkar…
