Bana Ankara’yı Sevdiren Dostum: Bülent Akyürek

Bana Ankara’yı Sevdiren Dostum: Bülent Akyürek

90’lı yılların başında, istemeye istemeye gidip gelmeye başladığım, çatık kaşlı bürokrasinin, memurların şehri, 99 depremi sonrasında mecburen yerleştiğim Başkent Ankara’nın, meşhur kuru ayazına denk düşen soğukluktaki resmi yüzü ve havası, 2000 yılında tanıştığım Bülent Akyürek gibilerin sayesinde sıcak bir iklime, bir havaya bürünüyordu. 

Sakarya Caddesindeki Çay Ocağında, tanışmamızla başlayan dostluğumuz, vefatına kadar sürdü. Vadi Kitabevi, İhtiyar Kafe gibi mekanlar çay sigara eşliğindeki doyumsuz sohbetlerimize ev sahipliği yapıyordu. Sonrasında bir dönem bulunduğu Başakşehir’deki Gençlik Atölyesinde de buluştuk. Çok çileli bir hayatı olmasına rağmen her daim güler yüzlü mütebessim duruşu ve kafa denkliğiyle aramızda empatik ve karşılıklı sempatik bir iletişim tarzı oluşmuştu.  Müsveddeler halindeki kitap çalışmalarının o dönemlerdeki ilk tanışanıydım…Beraber saatlerce mütalaasını yapardık. Öyle ki bazı kitaplarının isimlerini bile beraber belirliyorduk. “İçimizdeki Öküze Oha Deyin” kitabı mesela…

Sakarya Caddesinde, Birleşik Kitabevinin bulunduğu merdivenlerle inilen pasajdaki Çay Ocağında, “Çav Bella” yı “Çay Ver La!” şeklinde okuduğumuz, çaya mersiyeler döşediğimiz yıllar…Rahmetli İbrahim Çolak’ın İhtiyar Kafe’sinde, Boşnak usulü kahvelerle, çorbalarla, çaylarla tabi ki vazgeçilmezimiz sigaralarımızla da muhabbetimiz artarak devam ediyordu. Ercan Şen Ağabeyimizin Vadi Kitabevinde de…

Bu mekanlar, Ebubekir Kurban, Hakan Albayrak, Bahadır İslam, Şükrü Karaca, Gökhan Özcan, Nihat Genç, Mustafa Bozkurt, Şaban Abak, Yasin Aktay gibi abilerimizin de uğrak mekanlarıydı.

Çok istediği halde sağlık durumu nedeniyle gidemediği Mavi Marmara Gemisinin yolcularının İsrail saldırganlığı ile karşılaştığı sorunların yaşandığı olaylar esnasında; Hakan, Bahadır ve Ebubekir abiler İsrail’de gözaltına alındıklarında, yaşanan endişeyi beraberce paylaştığımızda, sosyal medya üzerinden “-Bu kardeşlerimizin kılına zarar gelirse, gördüğüm ilk yahudiyi öldüreceğim…” diye yeminli bir mesaj attığını hatırlıyorum. Bu anektod, Bülent Akyürek için, aslında dostluk, arkadaşlık gibi kavramlara bağlılığını ve sadakatini imleyen bir örnekti. 

Bülent Akyürek, aynı zamanda sıkı bir aktivistti. Ümmet sorunlarına duyarlı ve her platformda bu sorunları dile getirme, itirazlarını ortaya koyma konusunda da oldukça gayretliydi. Kalemini kelimelerini bunun için bolca sarf ediyordu. Sonrasında Mavi Marmara olayı üzerinden pek çok söyleşi, panel tarzı etkinliklere katılıp Kudüs, Filistin meselesine duyarlılık farkındalık kazandırmanın bayraktarlığını yapmıştı.

İlginç bir yönü de eserlerine itibar eden kesimlerin iletişim kurulmakta en çok zorlanılan yeni jenerasyonlardan oluşmasıydı. (Y ve Z jenerasyonları) Bu benim Bülent Akyürek’in eserlerinin etkisi anlamında dikkatimi en çok çeken yönüydü. Sanırsam onlarla kurulabilecek bağı, iletişim dilini iyi beceriyordu. Söyleşi ve panellerinin de takipçileri, imza kuyruklarında da bunlar çoğunluktaydı.

Sakarya Üniversitesi’nin SASGEM Etkinlikleri çerçevesinde kendisini çağırdığımız bir panelde gençlerle iletişimini yakından müşahede etme fırsatını bulmuştum. Salon hınca hınç doluydu ve her kelimesini dikkatle dinleyen bir topluluktu. Aynı durumu Sakarya BB’nin Ofis Sanat Merkezindeki programında da yaşadık.

Uzun süre aramayıp birden telefonumu çaldırdığı oluyordu. Bir keresinde; duyduğu orijinal bir fıkrayı hakkını verecek biri olarak beni seçtiğini söyleyerek anlattı: Erzurumlu, yaz boyu İphone alıp köydeki kahvede hava atmak için İstanbul’daki inşaatlarda çalışmış, para biriktirmiş. Köye dönüp kahveye uğramış, oturmadan önce bir çay istemiş…Sevinç ve gururla sandalyeye oturur oturmaz da “Çaaat!” diye bir ses işitmiş…Telaşla “-Allah’ım! İnşaallah Belimdir…” diye haykırmış…Fıkra buydu ve ben de hemen hakkını vermiştim tabi ki…

“Yağmur Getiren Fırtına (Uragan)”, “Ve Tanrı Ağladı” ve “Cinnetim Cennetimdir” kitapları yazarlık serüvenindeki ilk göz ağrılarıydı. Bir vakit, ihtida ettikten sonra bu eserlere artık inanç değişimi ve içerikleri nedeniyle mesafeli olduğunu söylemişti bana. Sonrasında içinde bulunduğu hal ve vaziyeti daha tevekkülle ve tebessümle karşılayan bir karakter edinmişti. Bu ilk eserlerinde yoğun bir Nietzsche, Kafka, Herman Hesse tarzı kokuyordu. Daha sonra tarzı da üslubu da değişti. Sanki aradığı kendine özgü sesi bulmuştu. Daha özgün, ironik, derinlikle de buluşan bu sesle onlarca esere imza attı. Sanatsal kaygıyla ürettiği bu ilk eserlerine toplumsal gerçekçilik ve bir dava duyarlılığı da eklenince bu üslup, tarz değişikliği özgün bir sesle de buluşmuştu.

“Beni bir ses sahibi kıl! kefarete hazırım…” diyen şairin dileği Bülent Akyürek de vücut bulmuştu sanki. Kendi sesini bulmuştu. Kefaretini sağlığıyla ödeme pahasına… 

“Satılık Adam” ve “Geriye Doğru İleri” kitapları son eserleriydi. Can havliyle matbaaya yetiştirdiği, yıllardır hazırlığını yaptığı eserleriydi. Bu kitapları henüz okumadım maalesef, okuyup kendisiyle değerlendirmek istiyordum…Kısmet olmadı. Fakat tüm eserleriyle ilgili şöyle bir jenerik geçebilirim:

Bülent Akyürek’in kitap jeneriği ile ilgili genel bir panoramadan ortaya çıkarabileceğim portre özetle şu şekildedir:

 “İtin Biri” İken “Zamanın Efendisi” olmak, “Cinnetini Cennet’e çevirmek isteyenler; Şu modern dünyanın orta yerinde kendisini “Çöldeki Penguen” gibi garip/yabancı hissedenlere Bülent Akyürek eserleri, “-buyurun gelin! hep birlikte “Felsefeden Acil Çıkış” Yapıp, “İçimizdeki Öküze Ohaa Diyelim” ve sonrasında, “Güzel Susma Sanatı” Sergileyerek,” Seviyordum, Söyleyemedim” çağrısı yapar.

Bülent Akyürek, Modern hayatın çalkantılarını yayımladığı kitap adlarında çok iyi yansıtır… “İtin Biri iken”, “Zamanın Efendisi” olabiliyorsunuz…” 

Gün içinde farklı duygular ve uçlarda dolaşmak modern bireyin kaderi değil mi zaten? Bir yandan “Seviyordum Söyleyemedim” öbür taraftan “Cinnetim Cennetimdir.” Diyebiliyorsunuz.

Çok konuşmanın pompalandığı, “Güzel Konuşma Sanatı” kurslarının bir endüstriye dönüştüğü zamana karşı “Güzel Susma Sanatı”nı haykırıyor.

Modern düşünme kalıplarına, kişisel gelişim ideolojisinin endüstriyel yönlerine ve pohpohlanan faziletlerine karşı ironinin dibini bulurcasına ok gibi saplanıyor Akyürek’in kitapları: Özellikle “İçimizdeki Öküze Oha” derken kitabında ve Güzel Susma Sanatı’nda 

Bir taraftan, biz Türklerin dönem dönem kabaran, kabartılan hamaset dolu çılgınlıklarımızı, “Şu Çılgın Türkler” kitabına yaptığı taşlamayla “Şu Yılgın Türkler’i yazarak ve yılgınlığımızı her dem bize hatırlatarak dengelemek peşindedir. Hayatın gerçeklerinden kopuk ilim hikmet arayışına, sadra şifa vermeyen, kuru teorik bilgilere “Felsefeden Acil Çıkış” öneriyor.

Bülent Akyürek, zemini ve zamanı bize ait olmayan modern dünyada, dindar olmanın ve dindar kalmanın zorluklarını ve Tanrı ile ilişkilerimizdeki dramatik yönlerimizi “Ve Tanrı Ağladı” ile işaret ederken, dindarlığımızın göstergeleri üzerinden, İçimizdeki şizofreniyi işaret ediyor, sabah namazına kalkamamayı sorun edinen dindarlığımıza daha gerçekçi bir sorun olan “Öğlen namazına nasıl kalkılır?” sorusuyla cevap veriyor.

“Çöldeki Penguen” kadar yabanıl bir hayat yaşayan; dünyaya, topluma yabancılaşmış modern bireyin ruh hallerini, bazen hayatı her türlü numarayla ve entrikayla yaşama sanatına sahip olanlara karşı bir saldırganlığa çeviriyor: Kadın romantizmini kitap satışlarını patlatmak üzere tezgahlayan star yazarların hit kitaplarını diline doladığı kitap örneklerinden birisi olan “Kadınlar üzerine Ahmet Abi’nin Gözünden Kaçanlar” kitabında, gerçek hayattan kesitlerle modern hayatın ağır işçisi, taşeron gönüllüsü kadınlar üzerine yöneltir ilgiyi…

Kısacası, Bülent Akyürek; modern hayatın ezberlerini bozmaya: makyajı, PİAR’ı yapılmış her şeye karşı yürümeyi adeta görev addeden bir yeraltı yazarı, bir underground yazardı. Bir modern Don Kişot tavrı ile yel değirmenlerine karşı savaş veren bir kahramandı… Modern kapitalist tüketim çılgınlığına sadelikle, moda endüstrisine yıllarca kendisiyle özdeşleşen üzerinden yıllarca çıkartmadığı meşhur parkesiyle cevap veriyordu. Makyajsız, sahici, bir o kadar da gerçekçiydi… Akyürek’le ilgili bu tanımlama cümleleri hem fazladır hem de eksiktir. Sanırım, O’na yakışan tanımlama da bu olmalıdır…

“Çivisi çıkmış bu dünyada, Müslüman adam huzursuz olur…” diyecek kadar cesur ve ezber bozan bir kardeşim olarak, bu dünyadan, haklı gerekçeleriyle hüzünlü, huzursuz, dertli bir Bülent Akyürek geçti…Fakat her daim tevekküllü, mütebessim ve Müslümanca bir duruş ve çehre ile…Şahidiz…Yaşadığı acılar günahlarına kefaret olsun, mekanını cennet kılsın inşaallah. 

Allah rahmet eylesin …Kendisine bu hayat yolculuğunda yoldaşlık eden yağmur yüklü bir bulut olan sevgili eşi Fatmagül Hanım’a rabbim sabırlar versin, cümle sevenlerinin başı sağ olsun…

Artık yine dönüşü mü güzel olacak Ankara’nın?

 

Diğer Yazıları

Yorum Yaz