Denge siyasetinden Demir Yumruk” diplomasisine: Azerbaycan’ın yeni bir stratejik kimlik inşası
Prof. Dr. Yusuf SAYIN
Dktr. Atabala MAMMADOV
Orta Doğu, belki de tarihin en karanlık ve belirsiz dönemlerinden birinden geçiyor. ABD/İsrail ve İran arasındaki “gölge savaşı” artık sınırları aşarak doğrudan (bölgesel) bir çatışma zeminine kaymış durumda. Bölgesel fay hatlarını tetikleyen bu gerilim, sadece Levant bölgesini değil, Kafkasya’nın hassas dengelerini de sarsıyor. Özellikle 2026 yılının ilk çeyreğinde tırmanan bu askeri hareketlilik, bölge ülkelerini zorunlu bir stratejik dönüşüme itiyor. Bu dönüşümün en somut ve çarpıcı örneğini ise son yıllarda dış politika reflekslerini kökten değiştiren Azerbaycan sergiliyor.
Statükodan Özgüvene: Karabağ Bir Dönüm Noktası
1993’ten itibaren büyük güçler arasında ince bir denge siyaseti yürüten Azerbaycan, uzun yıllar boyunca dış politikada temkinli ve savunmacı bir çizgi izlemek zorunda kalmıştı. Moskova’yı doğrudan karşısına almaksızın Batı ile ilişkilerini geliştirmeye çalışan, Türkiye ile stratejik ortaklığını derinleştirirken İran gibi bölgesel aktörlerin hassasiyetlerini gözeten ve bir yandan da başta ABD olmak üzere Batı ile iyi ilişkiler yürüten bu çok yönlü diplomasi, Bakü’nün jeopolitik sıkışmışlığının bir yansımasıydı. Ancak Azerbaycan’ın 2020’deki Karabağ Zaferi (44 Günlük Vatan Muharebesi), Azerbaycan’ın dış politika reflekslerinde köklü bir kırılmaya yol açtı. Artık eskiye kıyasla daha özgüvenli, daha kararlı ve gerektiğinde sert güç unsurlarını devreye sokmaktan çekinmeyen bir devlet profili ve dış politika çizgisi söz konusu olmuştur.
Azerbaycan, Karabağ Zaferi ile sadece topraklarını geri kazanmakla kalmamış, aynı zamanda “defansif” bir çizgiden “ofansif” bir siyasete geçerek yeni bir stratejik kimlik inşa etmiştir. Bu yeni yüz, sadece bölgesel rakiplere değil, Rusya gibi büyük güçlere karşı da net bir duruş sergilemektedir. Rusya’nın AZAL sivil uçağını vurması sonrası Bakü’nün verdiği sert tepkiler, resmi özür mektubu talebi ve Rus Kültür Evi’nin kapatılması gibi adımlar, artık pasif bir duruşun geride kaldığının simgesel göstergeleridir.
Nahçıvan Krizi ve Kırmızı Çizgiler
İsrail/ABD-İran hattında yükselen gerilim karşısında Azerbaycan’ın ilk refleksi alışık olduğumuz “denge politikası” olsa da 5 Mart 2026’da yaşananlar bu tabloyu değiştirdi. İran topraklarından geldiği belirtilen İHA’ların Nahçıvan’daki sivil hedefleri ve bir okulu vurması, denge söylemini bir anda sert bir güvenlik krizine dönüştürdü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in saldırıyı gerçekleştirenleri ağır bir şekilde kınaması, Bakü’nün artık klasik diplomatik nezaket sınırlarını bir kenara bıraktığını göstermiştir.
Bu süreçte Azerbaycan medyasının dili de sertleşmiş; hatta tarihsel ve siyasi bir başlık olan “Güney Azerbaycan” meselesi yeniden gündeme taşınmıştır. Bu durum, Bakü’nün elindeki önemli jeopolitik kozları hatırlatması açısından sembolik bir anlam taşımaktadır. Ancak Azerbaycan, tüm bu sertliğe rağmen rasyonelliğini korumayı da başarmıştır. Krizin ortasında İran’a insani yardım gönderilmesi, köprülerin tamamen atılmak istenmediğinin ve uluslararası hukuka verilen önemin bir işaretidir. Saldırıların ardından yapılan sert açıklamalara rağmen ilerleyen günlerde verdiği mesajlar, ifade etmeye çalıştığımız yeni dış politikanın yansımalarını oluşturmaktadır.
Türkiye’nin Rolü: İstikrar ve Dayanışma
Bu karmaşık denklemde Türkiye, Azerbaycan’a tam destek verirken bölgesel gerilimi sınırlama çabasıyla kilit bir rol oynamaktadır. Ankara, Nahçıvan’daki saldırıyı bir "egemenlik ihlali" olarak kınamış; Türk hava sahasına giren mühimmatlar konusunda Tahran’a doğrudan uyarılarda bulunmuştur. Türkiye’nin buradaki stratejisi iki yönlüdür: Bir yandan Şuşa Beyannamesi’nin ruhuna uygun olarak Azerbaycan’ın güvenliğini kendi güvenliği saymakta, diğer yandansa bölgesel bir yangının tüm bölgeyi yakmasını engellemek için rasyonel bir diplomasi yürütmektedir.
Türkiye, Azerbaycan’ın aksine tamamen sert bir çizgiye kaymadan, bölgesel bir askeri tırmanmayı engellemek için diplomatik dengeyi korumaya çalışmaktadır. Ancak bu durum, Ankara’nın taviz verdiği anlamına gelmemekte; aksine, çatışmanın yayılmasını önleyen “dengeleyici güç” rolünü pekiştirmektedir.
Toplumsal Algı: Stratejik Akıl ile Gönül Bağı Arasındaki Hassas Terazi
Azerbaycan’ın İsrail ile geliştirdiği derin stratejik ve askeri iş birliği, Türk kamuoyunda “tek millet, iki devlet” şiarının duygusal sınırlarını test eden en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Özellikle Gazze’de yaşanan insani trajedi ve İsrail’in bölgesel saldırganlığının arttığı dönemlerde, Türk toplumunun geniş kesimlerinde Azerbaycan’ın İsrail ile olan enerji ve savunma bağlarına yönelik ciddi bir eleştiri ve sorgulama dalgası yükselmiştir. Bunları dile getiren kesimlerinse Türkiye-İran ilişkilerini inançsal temelde sorgulayan kesimlerle benzer oldukları görülmektedir.
Türk kamuoyu, Azerbaycan’ı geleneksel ve tarihsel siyasetinde “kardeş” olarak tanımlarken, Filistin meselesini de “imanî ve insani” bir dava olarak görmektedir. Azerbaycan’ın İsrail’e petrol tedarikindeki kilit rolü (Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden) ve İsrail menşeli savunma sistemlerine olan bağlılığı, toplumun bir kesiminde “mazlumun yanında durma” ilkesiyle çelişen bir durum olarak algılanmaktadır. Sosyal medyada ve bazı sivil toplum kuruluşları düzeyinde yükselen sesler, Bakü’nün bu pragmatik tutumuna karşı bir gönül kırgınlığını ifade etmektedir.
Öte yandan, Türkiye’deki stratejik akıl ve kamuoyunun bir diğer kesimi, Azerbaycan’ın bu ilişkisini Karabağ Zaferi’nin kazanılmasındaki hayati rolü üzerinden okumaktadır. İsrail’in sağladığı yüksek teknoloji mühimmatların (kamikaze İHA’lar vb.) Ermenistan işgaline son verilmesindeki katkısı, Azerbaycan’ın dış politikasını “varoluşsal bir güvenlik ihtiyacı” olarak meşrulaştırmaktadır. Bu görüşe göre; devletlerin dostlukları değil, çıkarları ve güvenlik zaruretleri vardır.
Ayrıca, Türk kamuoyundaki analizlerde bir diğer dikkat çekici nokta da İran’dır. Azerbaycan-İsrail ilişkisinin Tahran’ı çevreleme stratejisindeki rolü, Türkiye’deki bazı kesimler tarafından “bölgesel güç dengesi” açısından rasyonel bir hamle olarak görülmektedir. İran’ın Kafkasya’daki Ermenistan yanlısı veya Azerbaycan karşıtı tutumuna karşı Bakü’nün İsrail kartını kullanması, jeopolitik bir satranç hamlesi olarak kabul edilmektedir.
Sonuç olarak; Türk kamuoyundaki tepki, “vicdan ile jeopolitik ve reelpolitik” arasındaki o meşhur gerilim hattında seyretmektedir. Ancak bu tepkiler ne kadar sertleşirse sertleşsin, Türkiye-Azerbaycan arasındaki sarsılmaz bağın temeli olan stratejik ortaklık, bu tür dönemsel krizleri absorbe edebilecek kadar güçlüdür. Türk kamuoyu bir yandan İsrail politikalarına duyduğu öfkeyi dile getirirken, diğer yandan Azerbaycan’ın egemenlik haklarını ve güvenlik arayışlarını -her ne kadar yöntemsel farklar olsa da- anlamaya çalışan bir olgunluk göstermektedir.
Sonuç: Geleceğin İnşası ve Stratejik Mimari
Gelecekte ABD/İsrail ve İran arasındaki gerilimin topyekûn bir savaşa mı yoksa düşük yoğunluklu bir yıpratma sürecine mi evrileceği henüz belirsizliğini korumaktadır. Ancak kesin olan şudur ki; Azerbaycan artık bu tür krizlerde pasif bir gözlemci kalmayacağını, savunmadan proaktif bir stratejik kimliğe geçiş yaptığını dünyaya ilan etmiştir. Nahçıvan örneğinde görüldüğü üzere, tehdit algıladığında “demir yumruğunu” göstermekten çekinmeyen Bakü, ulusal onurunu ve egemenliğini korumak adına rasyonel ama sert bir tutum sergilemeye devam edecektir.
Bu süreçte Türkiye ve Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklık, bölgenin en güvenilir istikrar çıpası olmayı sürdürecektir. Ankara’nın diplomatik denge arayışı ile Bakü’nün yeni nesil caydırıcı duruşu birleştiğinde, iki devletin sergilediği sarsılmaz dayanışma, Kafkasya’nın geniş ölçekli bir çatışma ortamına çekilmesini engelleyen en büyük bariyerdir. Sonuç olarak, bölgedeki yeni statükoda kendi oyun planını kuran bir Azerbaycan ve onun en büyük stratejik destekçisi Türkiye, artık bölgesel denklemin sadece birer parçası değil, asıl mimarlarıdır.