Komşu Pencereden Bir Ödünç Aydınlık: Ali Şeriati
''Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez ianetten...''
Namık Kemal
Abdulkerim Suruş, 1987'de, Ali Şeriati’nin onuncu ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen programda yaptığı konuşmaya şöyle bir soruyla başlar: ''Niçin günümüzde Dr.Şeriati gibi kişiler hakkında konuşmamız gerekmektedir?'' Bu soru, aradan geçen onca yıldan sonra, yine bir anma etkinliğinde, o günkü gerekliliğiyle karşımızda durmaktadır. Dahası, Suruş’un o gün ulaştığı cevap da, tarihsel ve toplumsal koşullarımızın geldiği noktada bizi yeniden karşılar: ''Dr.Şeriati hepimizin yararlanacağı birçok güzel düşünceye sahiptir ve bizler bu düşüncelere bugün de muhtacız…''
Ali Şeriati, devrim öncesi İran’da, İslamî düşüncenin pratiğine vurgu yapan çalışmalarıyla, sadece ait olduğu coğrafyayı değil, belki de tüm İslam dünyasını hatırı sayılır şekilde etkilemeyi başarmış ender aydınlardan birisidir. Onun sınır tanımaz etkisi, sadece bıraktığı düşünsel mirasta değil, okuyucusuna enjekte ettiği entelektüel enerjide aranmalıdır. Bu enerji, Müslüman halkların üzerine serpilmiş ölü toprağının silkelenmesi gereğini vicdanının derinliklerinde hisseden herkesi cezbetmiş ve onlara ihtiyaç duydukları taze kanı taşıyabilmiştir. Şeriati'yi Şii, reformist, komünist gibi yaftalamaların ötesinde değerli kılan, salt teorinin stabil durumunu aşmanın yolunu gösteren muharrik söylemidir. Onun Türkiye’deki etkilerini irdelemeye çalışan bu yazı ise, daha baştan sosyolojik bir tahlil yapmak üzere kurgulanmasına rağmen, akademik dilin o üst perdeden, tanımlayıcı, sınıflayıcı, çoğu zaman insafsız gidişatına kapılmaktan kaçınacaktır. Zira toplumsal sorunlara bu denli duyarlı bir yürekle ortaya konmuş fedakârane bir yaşamı, 'bilimsel' değerlendirmelerin acımasız ölçütlerine mahkûm etmenin, bu yolla emeğini değersizleştirmenin, ortaya koyduğu ürünleri gözden düşürmenin böylesi bir aydına yapılabilecek en büyük haksızlık olacağı düşünülmektedir. Kaldı ki, Şeriati'yi zaten yeni bir sosyoloji anlayışı ortaya koymak suretiyle reddetmiş olduğu pozitivist sosyolojik paradigma içerisinde değerlendirerek, eserlerini bilimdışı ilan etmek bizleri sağlıklı bir değerlendirme yapmaktan uzaklaştıracaktır. Onun temsil ettiği özgül ve emsalsiz terkip, Dabashi'nin ifade ettiği gibi 'tahmin edilen bir yağmurdan çok, beklenmeyen bir fırtına' gibidir ve Rahnema'nın deyişiyle hiçbir basmakalıp değerlendirmeye uymamaktadır. Dolayısıyla Şeriati’nin düşünceleri kendi tarihselliği içerisinde ele alınmalı, reddetme ya da yüceltme kaygısı güdülmeden değerlendirilmelidir.
Bir İslam düşünürü olarak Ali Şeriati, ülkemizde, İran devrimi ile fikirleri arasında doğrudan bir bağ kurulması hasebiyle, sakıncalı düşüncelere sahip bir ideolog tasavvuru eşliğinde, temkinli yaklaşımın muhatabı haline getirilmiştir. Eserleri bu türden çekincelerle ele alınmış, sosyal bilim alanındaki akademik kurumsallaşmanın modernist yönelimleri ekseninde, ona dair 'gayretli bir dava adamı' imajı revaç bulmuştur. Toplumumuzda sosyolog olarak kabul görmesine rağmen geliştirilen bu imaj, onun akademik bir sosyoloji eğitimi almamış olmasına ve dönemin hâkim paradigmasıyla örtüşmüyor oluşuna dayandırılmaktadır. Ancak bu ölçütün, felsefe eğitimi alan Durkheim, hukuk eğitimi alan Weber, yine hukuk eğitimi alan Marx ve daha birçok sosyolog için geçerli kılınmadan Şeriati'nin fikirlerini sosyoloji-dışı saymak için kullanılması, onun görüşlerinin sosyolojik olmadığı tezini kanıtlamak için yeterli bulunmamaktadır. Günümüzde post-pozitivizm, eleştirel teori, inşacılık gibi yeni yaklaşımlara ulaşan bilimsel paradigma dönüşümünün geldiği noktada, 'bir düşünce sistemini bilimsel kılan şeyin ne olduğu' sorunsalı daha yetkin yaklaşımları gerekli kılmaktadır.
İslam sosyolojisi ve İslam bilim konusundaki görüşleri 'İslam Sosyolojisi Üzerine' ve 'İslam Bilim' (İslam Şinasi) isimli eserlerle Türkçe’ye kazandırılan Ali Şeriati, konferansları ve üniversitede vermiş olduğu derslerinden oluşan bu kitaplarda, başta toplum, tarih ve insan konularındaki fikirlerini sistematik biçimde ifade etmiş, ayrıca bilimsel araştırmanın niteliğine dair yaklaşımlar da sergilemiştir. Buna göre, 'doğruyu iletmek için gerçekle yükümlü olan bilim' olguyu tanımak için, gözlem yoluyla teorik bilgilere ulaşmaktan ibaret değildir, tanıma ancak katılım yoluyla 'insanın etiyle, kemiğiyle, duyularıyla duyumsaması' şeklinde gerçekleştirilebilecektir. Böylece Batı sosyolojisinin kavram ve enstrümanlarının, toplumsal olguların yegâne bilimsel ele alış biçimi olarak kabul görmesine karşı çıkmış, hatta ondokuzuncu yüzyıl toplumbilimini, belirli temel sayıltılara dayanarak olguları manipüle ettiği ve bilimi ideolojilerin aracı haline getirdiği gerekçesiyle eleştirmiştir. İslam toplumlarını bu şekilde dışarıdan ele alışla irdelemenin kusurlu yönelişinden hareketle oluşturduğu 'İslamî sosyoloji' ya da 'İslam sosyolojisi' içerisinde Şeriati'nin dikkate sunduğu şey; Kuran'ın sunmuş olduğu özgün kavramsal çerçeve içerisinde, emik bakışla sosyoloji yapmanın imkânı ve koşullarıdır. Şeriati düşüncesinin genel hatları ve karakteristiği, Türkiye'deki algılanışından önce, böylesi bir okumaya tabi tutularak anlaşılmalıdır. Bununla beraber, Anadolu coğrafyasında Cumhuriyet'ten sonra gelişme gösteren İslamî hareketlerin, Şeriati düşüncesi ile tanışmadan evvelki geçmişi üzerine birkaç söz söylemek, bu etkiyi daha iyi kavramak bakımından yararlı olacaktır.
Türkiye'de, Cumhuriyet'le beraber öncesinden farklı yönelimler içerisine giren İslamî hareketler, 60'lara gelindiğinde yoğun bir tercüme faaliyetiyle yeniden şekillenmiştir. Modern dünyanın bilimsel, sosyal, ekonomik, siyasi taarruzları karşısında ilhamını İslam'dan alan bir direnç oluşturma çabası, dönemin Müslüman aydınlarını pratiği olan fikirlere yöneltir. Bu dönemin en temel özelliği İslam'ın salt 'teorik tavsiyeler bütünü' olarak değil, 'hayat nizamı' olarak da anlaşılmasını sağlamasıdır. Sadece Arap, Mısır, Pakistan gibi Müslüman dünyayı değil, Batılı yazarları da kapsayan çeviri faaliyetleri, aynı zamanda Türkiye'deki Sol hareketlerin etkisiyle sosyal adalet, eşitlik, sınıfsal yapı gibi kavramları ve varoluşçuluk gibi akımları, nispeten demokratik ortamda, söz konusu aydınların gündemine taşır. Mevcut İslamî anlayışın ‘millîlik’ üzerine kurulu söylemini aslî kaynaklara dönerek ümmet kavramı temelinde inşa etme çalışmaları, geleneksel medrese eğitimi almış ya da tasavvufî örgütlenme içerisinden gelen Müslüman tipi yerine, bireysel olarak kendini donanımlı hale getirebilen, dönemin düşünsel ve siyasal gelişmelerinden haberdar aydın tipine bırakmıştır. Böylesi çok boyutlu etkilenme süreci içerisinden birtakım yeni duyarlılıklarla çıkan İslamî kesim için dönüm noktası 70'li yıllar olacaktır. Sağ/muhafazakâr/milliyetçi çizgiden kopuşun yaşanmaya başlandığı bu dönemde, siyasallaşma sürecini peşi sıra kurulan iki parti ile hızlandıran Türkiye İslamcılığı, özellikle 1973 yılında Milli Selamet Partisi'nin başarı ile çıktığı seçimlerin ardından, cemaatten siyasal parti modeline doğru hızlı bir yapısal değişim geçirir. Millî Görüş hareketinin ülke çapında örgütlenebilme imkânı doğrultusunda, İslamî kesimin siyasete doğrudan katılımı ciddi oranda artmış, siyasetle ilgisi sadece ‘oy verme’ düzeyinde olan Müslümanlar bile doğrudan siyasal mücadele içerisine dâhil olmuşlardır. Söz konusu kesim, 70’li yılların ikinci yarısında artan gençlik olaylarına rağmen silahlı mücadele içerisinde yer almamış, eylemlerini daha ziyade yürüyüş, bildiri dağıtmak gibi şiddet-dışı faaliyetler şeklinde gerçekleştirmiş ve bu yolu 'dış güçlerin oyununa gelmemek' amacıyla seçtiklerini açıklamıştır.
1980'ler, ayarı bozulmuş topluma çekilen 'esas duruş' komutunun ardından, ulusal ölçekteki örgütlenmelerin ortadan kalkmasıyla, İslamcı gençleri küçük ve yerel gruplar halinde hareket etmeye yöneltmiştir. Bu durum, genç kuşak İslamcıların kendilerini kurumsal kimliğin bir üyesi olarak değil, 'kişisel' olarak yapılandırmalarına, sonrasında 'platform' çatıları altında, bu küçük grupları organize etme girişimlerine sebep olmuş, aynı zamanda bireysel hareket edebilme özgürlüğü, bu gençlere toplumsal değişimin/iyileşmenin kendine has yollarını arama hususunda cesaret kazandırmıştır. Ancak yine aynı kuşak, geçiş döneminin sosyal ve siyasal anomi ortamında, belirledikleri yol haritası olmadan, tabiri caizse karanlıkta el yordamıyla ilerlemek durumunda kaldığından, hayatî öneme haiz gördükleri 'eylem biçiminin ne olacağı' sorusu noktasında çaresizliğe kapılmıştır. Merkezî yapıdan yoksunluk, örgütsüzlük, politikasızlık ve birtakım teorik ayrılıklardan kaynaklanan bölünmüşlük, 80 sonrası İslamî hareketlerin, aynı İslamî duyarlılıklara sahip kitlelere, siyasal ve ekonomik anlamda somut hedefler gösterememesinin başlıca sebepleri olarak sıralanabilir. Bütün bu etkenler yanında, teori ve sloganların ilerlemeye elverişli yapısının, toplumsal sorunlar söz konusu olduğunda işlevselliğini yitirmesi, model alma arayışı doğrultusunda, özellikle yurtdışındaki İslamî mücadelelere gözlerin çevrilmesine neden olmuştur. Afgan cihadının tecrübeleriyle birlikte, İran devrimi, dönemin İslamcıları arasında uyandırdığı heyecanla, hem somut, özgün ve modern bir model olarak İslami düşüncenin uygulanabilirliğinin imkânlarını ortaya koymuş, hem de düşüncenin siyasal aktivistliği bazında sıkıntı yaşayan İslamî kesime yeni bir ufuk açmıştır. İşte Ali Şeriati'yi kendi ülkesinde olduğu kadar, diğer Müslüman coğrafyalarda ve ülkemizde değerli kılan; böylesi bir boşluğu doldurmaya yönelik Kuran merkezli sistematik düşünceleri, afallamış bir toplumu kendi kaderine sahip çıkma cesaretine sevk edebileceği düşünülen aktivist söylemidir.
Bu belirlemelerden sonra Ali Şeriati'nin Türkiye'deki etkilerine gelince, öncelikli olarak onun Türkiye Müslümanlarının sosyolojiye olan ilgilerini tetiklediğini ifade etmek yerinde olacaktır. Şeriati, her ne kadar Şiî sosyal gerçekliğine hitap eden açıklama modeline sahipse de, ikili karşıtlıklar ekseninde konumlanan Kur'an kavramlarına (hak-batıl, Habil-Kabil vs.) toplumsal karşılık arama ve bu kavramları sosyal sermayenin bir parçası haline getirme teşebbüsü sayesinde okurlarına özgün bir perspektifle tarihi ve toplumu okuma imkânı sunmuştur. Onun terminolojisinde yer alan her kavrama Türk toplumsal yapısı içerisinde bir karşılık arama gayretleri, Şeriati düşüncesinin farklı bir coğrafyada sistemsiz fakat anlamlı bir uygulama denemesini teşkil etmektedir. Türk okuru özel olarak kendilerine hitap etmeyen bir aydından nasıl istifade edebileceği noktasında sıkıntılar yaşamışsa da, dönemin diğer İslamî hareketlerine ideolojik olarak yön veren Mevdudi, Seyyid Kutup gibi esasen ıslahatçı sayılabilecek isimlerle beraber değerlendirdiği Ali Şeriati'den, erternasyonalist bir İslamcı söylem üretmeyi başarabilmiştir. Şeriati'nin hem İslam hem de Batı düşünce ve geleneğini yapı-söküme tabi tutarak modern bir proje inşa eden metodu ile geleneksel kalıplar içerisinde ıslahatçı sayılabilecek bir yol izleyen, çoğunlukla Arap ve Pakistan kökenli düşünürlerin yöntemini aynı potada değerlendirebilme 'becerisi' Türkiye'de enteresan bir terkibin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu terkipte İran-Şiî devriminin protest söylemi, Lübnan/Hizbullah radikal söylemleri, Arap dünyası merkezli Selefi/Vehhabi söylem ve Batı kökenli oryantalist sızmalar şaşırtıcı biçimde bir arada var olabilme olanağı bulabilmiştir. Böylesi eklektik bir yapı arz eden İslamcı retorik kapsamında, Türkiye'de özellikle 80'li yıllarda yoğun olarak okunan Ali Şeriati'nin en önemli etkisi, İslamî düşüncenin geçirdiği buhranlı dönemler içerisinden, kendi ilerici köklerine ulaşmasında üstlendiği 'ara bağlantı' işlevi ile karakterize edilebilir. Şeriati, aslında aralarında derin ayrılıklar bulunan diğer isim ve hareketlerle birlikte değerlendirme, hatta özdeş kabul etme eğilimlerine rağmen, Türkiye İslamcılığının zihinsel mecrasında derin ve otantik konumunu korumayı başarabilmiştir. Bu konum kimi zaman dağınık düşünsel serpinti, kimi zaman kendi halinde bir dip dalgası biçiminde varlığını hissettirmekte, sistemli bir siyasal harekete yön vermemiş olsa bile, ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş insanî duyarlılıklardan beslenmektedir.
Yine 80'li yıllarda ciddi kaynak ve referans sıkıntısı çeken İslamî kesimin, 12 Eylül sonrası çoğu Millî Görüş ve onun entelektüel hinterlandında kendine yaşam alanı bulabilmiş az sayıda takipçileri arasında Ali Şeriati, ilerde millî görüş hareketine karşı daha ihtiyatlı ve hatta eleştirel bakmayı tercih edecek kuşağın zihinsel gelişiminde bir hayli belirleyici olacaktır. Her ne kadar eleştirel yönelimleri dolayısıyla hareket içerisinde aşağılayıcı yaftalamalara maruz bırakılarak ötekileştirme operasyonuna kurban edilmeye çalışılmışsa da, varlığını dağınık biçimde de olsa korumayı başarabilmiş bu damar, sonraki dönemlere o muharrik söylemin taşınmasında önemli rol oynayacaktır. Bu yönüyle Ali Şeriati'nin Türkiye İslamcılığı açısından eleştirel bir kıymet ürettiğini vurgulamak gerekir. Cumhuriyet sonrası İslamcı çizgi, zamanla kendi geleneğini oluşturduğu ve özellikle siyasal olarak kurumsallaşmış yapılar içerisinde sarsılması güç iktidarlar ürettiği için, söz konusu hareketler içerisinde memnuniyetsiz kesimler hep bulunmakla birlikte, dönemin lüzumlu ve acil gereksinimleri de göz önünde bulundurularak, ciddi muhalif kanatlar oluşturulamamıştır. Ali Şeriati, toplumun geleneksel din algısı için eleştirel bir hareket noktası teşkil etmekle kalmamış, kurumsallaşmış İslamî hareketler içerisinde zamanla muhafazakârlaşan iç iktidarlara dönük muhalefetin gelişmesine de katkı sağlamıştır.
Kitaplarının çoğu Türkçe'ye çevrilmiş olan Şeriati'nin ülkemizde, görece zayıf gibi algılanabilecek etkisi aslında oldukça yanıltıcıdır. Oysa onun, tabiri caizse rahle-i tedrisinden geçmeyen bir İslamcıdan, hatta daha genel bir değerlendirme yapmak gerekirse Müslüman aydın ya da entelektüelden söz etmek imkânsızdır. Bütün tartışmalı kişiliğine rağmen o; ya doğrudan etkileyerek, ya da kendi serpintisine bulaştırarak ya da aleyhte de olsa kendi argümanlarının kamusal dil kazanmasına fırsat vererek etki alanını bir hayli çoğaltmış ve zenginleştirmiştir. Ayrıca bu coğrafyanın din diline katkısı azımsanmayacak boyutlardadır. Oluşturmaya çalıştığı Kur'an merkezli paradigma içerisinde temel aldığı kavramlar, günümüzde özellikle İslam'ın sosyal adalet vurgusuna dikkat çekmek isteyen kesimlerin, çoklukla dillendirdiği söylemlerinin hareket noktası olarak göze çarpmaktadır. Sadece kavramları değil, onun devrimci tasavvurunun figürü olarak öne çıkardığı Ebu Zer, Hüseyin, Zeynep gibi sosyolojik prototipleri de, yine bu kesimlerin örnek modelleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, onun kendi coğrafyasının sınırlarını aşarak, hemen her Müslüman ülkeye akan ya da sızan düşünce tazyikinin göstergelerindendir.
Ali Şeriati, modern İslamcılığın İranlı bir temsili olarak, beslendiği kaynakları yeni duruma uyarlama bağlamında sergilediği özgün performansla da genç kuşak İslamcılarda heyecan uyandırmış, düşüncelerine sadık yaşamı ve kişiliğiyle onlara, karizmatik modern/müslüman aydın örneği sunabilmiştir. O, inziva muhitinden çıkarmak istediği molla ile fildişi kulesinden indirmek istediği entelektüeli, halkın gerçek dünyasında varlık gösterebilen aydın tipine dönüştürebilmenin gayreti içerisinde olmuş ve tarihsel, toplumsal, psikolojik birçok 'zindan'la kuşatılmış hisseden gençlere, bu aydın tipine ulaşmayı gaye edinmelerini salık vermiştir. Aydın, onun tasavvurunda, elbette ki İslamî duyarlılıkla ''bilgi ve bilince ermiş ve sonuçta açık ve değiştirici dünya görüşüne sahip, idrak gücü bulunan, içinde yaşadığı zamanın ve toplumun durumlarını mantıksal tahlil kabiliyeti olan; onlara uygun mantıklı çözümler getirebilen ve tarihî, sınıfsal, millî, beşerî bağlılık duygusuna, somut sosyal görüş yönüne, kendine özgü insanî bilgiden doğan sorumluluk hissine sahip bir düşünür'' şeklinde ortaya çıkmaktadır. İşte bu anlayış, takipçilerini de kendi kadar özgün kılmaya dönük zihniyetin yolunu açmakta, her toplum için geçerli basmakalıp yargılardan ziyade, kendi toplumunun tarihsel ve sosyolojik dinamiklerinden hareket eden ve yine kendi toplumuna has sorunlar için pratik çözüm arayışına giren, taklit etmek yerine düşünce ve eylem üretilebilen bir zemine çekmektedir. Türkiye'de Ali Şeriati okuru olmanın birtakım gereklerinden ya da belirtilerinden söz edilecekse, belki de en önemlisi kendi toplumsal gerçekliğinden yola çıkmak, halkının dertleriyle muzdarip bilinçle makul çözümler üretebilmek ve çağının handikapları karşısında sağlam bir duruş sergileyebilmektir. Şeriati'nin o derin ve güçlü tesirinin ülkemizdeki temsili, 80'lerden bu yana etkisini artıran, İslamî ruhtan yoksun muhafazakâr dinî göstergelere doğru freni boşalmış şekilde sürüklenen din algısına karşı, İslam'ın sosyal adalet vurgusunu kişisel ya da küçük çaplı örgütlenmelerin söylem ve eylemleriyle gündeme taşıyan muhalif hareketler olarak görülebilir.
Entelektüel soy kütüğü bağlamında Şeriati'nin, modernleşme ile geleneksellik arasında bocalayan dönemin İran toplumu içerisinde, ‘ilk öğretmeni’ olarak gördüğü babasından, özellikle Kuran merkezli bir dinamik din algısı edindiğini kolaylıkla ifade edebiliriz. Ancak babasından mülhem, eleştirel geleneksel düşünceye ek olarak, Fransız düşüncesinden devşirdiği ve açıkça yeniden ürettiği bilgileri göz ardı etmek ve onu salt İran coğrafyasının söylemine tabi bir şekilde değerlendirmek, hiç kuşkusuz, oldukça sorunlu olacaktır. Onun düşünce sisteminde, yetişmiş olduğu coğrafyanın irfanî eğilimleri, Şiî geleneğin bilinçaltına sirayet etmiş geleneksel figürleri, doktora döneminde yakından tanıma imkânı bulduğu Batı felsefesi, İslam dünyasının farklı coğrafyalarından etkilendiği aydınlar ve farklı disiplinlere duyduğu entelektüel ilgiden mütevellit okumalar beslendiği kaynakların çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Kaynaklarının zenginliğine paralel şekilde, Şeriati'nin ürettiği söylem dilinin de terminolojik olarak kapsamlı bir perspektife sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ancak terminolojisinin salt teorik düzlem içerisine sıkışmasından duyduğu kaygı onu, yöntemli bir 'seferberlik dili' kurgulamaya itmiştir. Bu dil, sadece düşünce üreterek tarihin çöplüğüne gömülmekten kurtulmanın mümkün olmadığını, dünyanın pek çok bölgesindeki bağımsızlık mücadelelerini yakından takip ederek anlayan Şeriati'nin, eylemi zorunlu kılan ivediliğiyle kurulduğundan, hitap ettiği zihinlere 'harekete geçme' motivasyonu aşılamaktadır. O, sosyal bilimsel terminolojiye din alanını dâhil ederek, oradan enerjik bir tahayyül üretmek suretiyle teoriyi praksisle birleştirmeyi becerebilmiştir.
İran devrimi sonrası, Şeriati'nin gençlik üzerindeki yoğun etkisine zıt biçimde, ülkesinde kitapları yasaklanmış, taraftarları kanlı bir şekilde tasfiye edilmiş olmasına rağmen, ülkemizde 'devrimin ideologu' olarak değerlendirilmesi de aynı şekilde yanıltıcı bir yaklaşımı ifade etmektedir. Onun devrime etkisini, İslam'ın sosyal adalet vurgusu ekseninde, Marksizm'e karşı, gençlerin çağdaş bir 'yerli' çizgide kalmasını sağlama fonksiyonu üzerinden algılamak daha isabetli görülmektedir. Devrim sonrası kurulan rejimle doğrudan ilgisi olmadığı halde, ülkesinde, kendisini izlemeyen kişilerin kendilerini ona bağlıymış gibi takdim etmeleri ve onu miras edinmeye kalkışmaları 'talihsizliğine' uğrayan Ali Şeriati, ülkemizde de kimi zaman, benzer popüler ilgilerin yüzeysel algılayışlarıyla değerlendirilmektedir. Onun, ülkemizde gördüğü teveccühe paralel bir ciddiyette, derinlikli ve eleştirel okumalara yeterince tabi tutulmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Zira Şeriati söz konusu olduğu zaman kendilerini referans olarak ona nispet eden kesimlerde bile, benzeri aceleci ve yanıltıcı yargılar gözlenmekte, Şeriati düşüncesinin içinden geçtiği gelişim süreci bütünlüklü olarak dikkate alınmadan ona dair 'kullanışlı sonuçlar' üretmeye eğilimli girişimlerin de olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum ülkemizde Ali Şeriati için, bütünlük kaygısından yoksun, eksikli ve kusurlu ele alışların doğurabileceği sıkıntıları içerisinde taşımaktadır.
Cemil Meriç'in 'göller bölgesinde bir ada' olarak tanımladığı ve Kırk Ambar adlı eserinde uzunca bir bölüm ayırarak Türkiye'nin düşünce dünyasına takdim etmeye çalıştığı Ali Şeriati için kullandığı; ''Onda bulduğumuz engin tecessüse çağdaş İslam mütefekkirlerinden hiçbirisinde rastlamadık. Engin bir tecessüs, geniş bir irfan, Doğu ve Batı'yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üstünde eşsiz bir mücadele azmi...'' ifadeleri Şeriati'nin komşu ülkede, farklı İslami geleneğe ait bir toplumdaki anlamını özetle vurgulamaktadır. Türkiye İslamcılığının, onunla tanıştığından beri, sürekli bir biçimde düşüncelerinden istifade ettiğini, kendi tarihsel çizgisi içerisinde bu düşünceyi yeniden üretme gayreti içerisine girdiğini ve toplumsal sorunlarına bakış noktasında ondaki özgün yaklaşımdan da beslendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ülkemizde halen onun kavramlarından hareketle söylemler üretilebiliyor, kitaplar yazılabiliyor, tartışmalar açılabiliyorsa, 'şehadetinin' üzerinden yıllar geçmesine rağmen, yok olmaya yüz tutmak bir yana, toplumumuzda gittikçe etkisini artıran bir 'Şeriati ruhundan' söz edebiliriz. Bu sınırlı çalışmanın hacminin isimlerini zikretmeye elvermediği, 80'li yıllardan beri Şeriati tesirinin söylemlerinde ve yayınlarında açıkça görülebileceği onlarca yazar/düşünür/gazeteci/akademisyen bir tarafa, eriştiğimiz internet çağında Türkiye'de, onun ismini taşıyan oldukça zengin ve popüler bir internet sitesinin bulunması ve sosyal medyada yine onun ismini kullanarak, onu ve düşüncelerini anlatmaya çalışan kişilerin çokluğu Şeriati'nin komşu coğrafyadaki belki dağınık fakat derin etkisi üzerine fikir verebilmelidir.
Şeriati'nin İslam düşüncesine katkısı 'dini düşüncenin yeniden kurulması' için, gelinen her tarihsel ve toplumsal uğrakta, İslam'ın yeni duyarlılık ve kaygılarla yeniden okunması gereğini hatırlatması ve ‘İslam’ın sosyolojik okunuşu’ olarak değerlendirebilecek bir düşünce sistemi ortaya koyabilmesidir. Onun insana ve topluma dair yaklaşımları, zihinsel özgünlüğü ve zenginliği yanında, taşıdığı aydın sorumluluğundan kaynaklanan duyarlı bir yüreğin sıcaklığına sahiptir ve onun sınırları aşan etkisi, büyük ölçüde, halkın vicdanına hitap eden ve toplumsal karşılığı bulunan bir ‘din dili’ geliştirebilmesine bağlıdır. O, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen 'insan'dan umutludur ve İslam coğrafyasının içine düştüğü tarihsel edilgenlik konumundan, ancak ‘kendi kaderine sahip çıkarak’ kurtulabileceğine sarsılmaz bir inançla bağlıdır. Öyle ki, onun düşüncesine ruh katan bu 'inanç ve umut', söyleminin etki gücünü derinleştirmekte ve günümüzde de okuyucularına yeni ufuklar açmaktadır.
Bu yazı Bilge Adamlar Dergisi’nin 2012 yılında çıkardığı Ali Şeriati özel sayısında yayımlanan metnin gözden geçirilmiş hâlidir. Bu günlerde alevlenen Ali Şeriati tartışmalarına bir katkı olması maksadıyla gündeme gelmiştir.
