Osmanlı’da lise mezunu dört lisan bilirdi
Osmanlı döneminde dile, lisan öğretimine, dilin kullanımına ve gençlerin kendilerini en edebî bir şekilde ifade etmelerine son derece önem verilirdi.
Günümüz Avrupa’sında lise mezununa öncelikle ana dili, sonra da iki yabancı dil olmak üzere üç dil öğretilebilirken, Osmanlı bunun bir basamak fazlasını yapmıştı. Lise mezunu bir Osmanlı, dört dili çok iyi bilir, rahatça konuşur ve kusursuz yazardı. Şayet Robert Kolej mezunu ise o zaman bu dört dile ek olarak beşinci bir dili de bilirdi.
Birincisi, ana dili olan Türkçeyi bir edebiyatçı kadar bilir ve kullanırdı. Köşe yazısında uhde ile ukde kelimelerini birbirine karıştıran günümüzün bazı profları gibi asla dil özürlüsü olmazdı.
İkincisi, Peygamberimiz aleyhisselâmın hanımları bizim annelerimiz olduğu için ikinci ana dili Arapçayı da konuşur ve yazardı.
Üçüncüsü, Farsçayı çok iyi bilir, Mesnevî’yi ve diğer klasiklerimizi Farsçasından okur ve anlardı.
Dördüncüsü, Tanzimat’tan itibaren müfredat programlarına eklenen Fransızcayı bütün incelikleriyle bilirdi. “İncelikleriyle” diyoruz, çünkü anadilini incelikleriyle bilen kişi, başka lisanları da incelikleriyle bilir. Ana dilini eğri büğrü konuşan ve yazan günümüz insanının yabancı dili hakkıyla bilmesi nadirdir.
Lise mezununun lisan bilgisiyle ilgili çok kısa misaller verecek olursak:
Namık Kemal, İntibah romanında bir âyete yer verir ve asla meâlini vermez, çünkü o dönemin roman okuru Arapçayı bildiği için o âyetin mânâsını bilir ve meâle ihtiyaç duymazdı.
Recâizâde Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası romanının aslını, yani sadeleştirilmemiş olanını, Fransızca bilmeyen okuyup anlayamaz. Çünkü orada bazı yerler Fransızca yazılmıştır.
Ahmed Midhat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanını Farsçayı bilmeyen hakkıyla anlayamaz.
Diğer lisanlar gibi Farsçanın da liselerde nasıl sağlam öğretildiğini ispatlamak için şundan daha iyi bir delil olmaz sanırım: Afgan Kralı ülkemizi ziyarete geldiğinde bizden bir Afgan Üniversitesi kurulmasını istemiş ve bizim profesörlerimiz Afganistan’a gidip üniversiteyi kurmuşlar, müfredatını hazırlamışlar ve Farsça olarak ders kitaplarını da yazmışlardır!
Halikarnas Balıkçısı nâmıyla maruf o kişinin Hatıralar’ında şunu okudum ve üzüldüm: “Mesnevî’yi İngilizceye tercüme etmiştim, bir de baktım ki bir İngiliz’in (o İngiliz hakkında ağır bir ifade kullanıyor) Mesnevî tercümesi çıkmış. Tercümemi öfkeyle sobaya atıp yaktım.” Keşke yakmasaydı…
Devlet yetkililerine, devlet büyüklerine sesleniyorum:
Liseden mezunu atalarımız dört, hatta beş lisan bilirken bizler niçin ana dilimizi bile hakkıyla bilmiyoruz? Onlar bizim atamız ve biz onların torunlarıysak, ki elbette öyle, niçin dil öğrenme seviyemiz böylesine dibe vurdu?
Batı ülkelerinde lise mezunları ana dilleriyle birlikte üç dil bilirken, biz niye dil konusunda böyle zavallılaştık?
Lütfen hiç vakit geçirmeden gerekeni yapın!
Lütfen bu milletin diline sahip çıkıp, gençlere ana dillerini ve birkaç yabancı dili iyi öğretin!
Osmanlı atalarımız kendi gençlerine dört ve beş dil öğretirken bu Cumhuriyet niçin ana dilini bile güzel bir şekilde öğretmekten âciz?
Siz yetkililer, Osmanlı atalarımız kadar dil öğretemediğiniz için ve insanımızı bir tür dilsiz bıraktığınız için hayli zamandır dinimizin ve dilimizin düşmanları bizim öz dilimizi bile bozmaya, uyduruk ve soysuz kelimelerle kabile diline bile değil, basbayağı kuş diline çevirmeye çalışıyorlar ve giderek başaralı da oluyorlar. Sol karşısında aşağılık kompleksinden kurtulamamış olan pek çok kişi onların uydurdukları kelimelere dört elle sarılıyorlar.
