Soykırımın Yönetimi: Aksa Tufanı Sonrası İsrail’in Güvenlik Stratejisi

Soykırımın Yönetimi: Aksa Tufanı Sonrası İsrail’in Güvenlik Stratejisi

Aksa Tufanı’ndan sonra yaşananlar, klasik anlamda bir savaş ya da ani bir güvenlik refleksi değildir; aksine, Filistinli insanı silahtan önce parçalamayı, bedenini hedef almadan önce anlatısını izole etmeyi amaçlayan eski bir stratejinin yoğun ve aleni biçimde uygulanmasıdır.

Aksa Tufanı sonrasında İsrail stratejisi, eşzamanlı ilerleyen dört temel eksen üzerine kuruludur: imha, parçalama, tecrit ve ahlaki kurutma.

Burada ne sakin bir makale kaleme alıyoruz ne de dengeli bir akademik tez inşa ediyoruz; aksine, bu tarihsel aşamayı yöneten ahlaki ve değerler sisteminin çöküş cehenneminin dibinden yükselen varoluşsal bir çığlık atıyoruz.

Manzara, trajedi sınırlarını aşan çelişkilerle doludur: Gazze’de, siyonist mantığı içselleştirmiş, hatta anlam düzeyinde düşmanından daha yıkıcı hale gelmiş Filistinli milisler; Batı Şeria’da ise yalnızca bireyleri değil, Filistin hafızasının kendisini—tarihi, sığınağı, varoluşu ve halk olmanın asgari anlamını oluşturan sabiteleri—hedef alan dehşet verici bir siyasal pratik sergileyen bir otorite.

Buna paralel olarak Mısır devleti, Müslüman Kardeşler karşıtlığı perdesi altında Filistin davasına karşı açık bir düşmanlığa savrulmakta; koordinasyon sağlamakta, teslim etmekte, kuşatmakta ve direnişin belini kırmakta ısrar etmektedir—sanki sembolik düzeyde dahi direnişe dair son ihtimali söküp atmayı hedefler gibi.

Öte yandan, sloganlarla şişirilmiş kurumsal dünya, Gazze’yi gizlice bir pazara dönüştürmektedir: dehşet verici deneylerin pazarı, kuşatmanın bir ticaret biçimi olarak örgütlenmesi, zorunlu göçün soğukkanlı bir yatırım haline getirilmesi. Tüm bunlar, Epstein skandalına dair utanç verici sızıntılarla eşzamanlı ilerlemektedir—ki bu sızıntılar bireylerin rezaletini değil, ahlaki iddialarından tamamen vazgeçmiş, değersiz, vicdansız ve utanmaz bir küresel yapının tamamını ifşa etmektedir.

Bu bağlamda, söz konusu tüm yapılar bir araya gelerek küresel ihanet projesini şu başlıklar altında tamamlamaya çalışmaktadır:



Birincisi: İmhanın Güvenlik Prosedürüne Dönüştürülmesi

İsrail bir savaş yürütmemekte, aksine katliamların “savunma zorunluluğu” olarak sunulduğu ölümcül bir güvenlik sahnesi yönetmektedir. Filistinli sivil, “kolektif cezayı hak eden bir destekleyici çevre”ye indirgenmektedir. Toprağını ve halkını seven, katillerine muhbir olmayı reddeden ya da yalnızca barış içinde yaşamak isteyen her Filistinli hedef haline getirilmektedir.

Burada öldürme tali bir sonuç değil, merkezi bir caydırma aracıdır. Aç bırakma, suyun, elektriğin, gazın ve ilacın kesilmesi savaş hataları değil, yaşamı bizzat katlanılmaz bir yüke dönüştürmeyi amaçlayan kurumsallaşmış politikalardır.

İkincisi: Destek Zeminlerinin Parçalanması ve Gazze’nin Dünyadan Tecridi

Aksa Tufanı’ndan sonra Gazze yalnızca askeri olarak değil, ahlaki ve medyatik olarak da kuşatılmıştır. Gazze’nin sesi olmaya ya da ona insani bir köprü kurmaya çalışan herkes kategorize edilmiştir.

Ben—örneğin—Filistinli bir yazar, şair, edebiyatçı ve eleştirmenim. Ülkemi yazmaya çalıştığımda, alternatif bir anlatı inşa etmek ya da merhamet dilenmek için değil, gerçeği olduğu gibi, süslemeden ve yalan söylemeden aktarmak için kaleme aldığımda, kendimi derhal bütünlüklü bir sistemle karşı karşıya buluyorum: Gerçeği korumak için değil, boğmak için entegre olmuş medya, siyaset ve güvenlik kurumları. Bu yapı, bana ihanet, kışkırtıcılık, dış ajandalara hizmet ya da “kamu güvenliğini tehdit” gibi hazır suçlamalar yapıştırıyor.

Filistin bağlamında hakikat sanki bir suçmuş, görüleni ve yaşananı dile getirmek yasak bir başkaldırıymış gibi. Böylece yazar, hata yaptığı için değil, yalancı tanık olmayı reddettiği için sanık sandalyesine itiliyor; acıdan arındırılmış bir Filistin fikrini dayatan resmi anlatıyı yeniden üretmeyi reddettiği için hedef alınıyor.

Arap dünyasının tamamında—örneğin—Gazze ile dayanışmayı ifade etmek, hapse atılmak, takip edilmek ya da öldürülmek için yeterlidir. Batı’da ise sesiniz silinir, hesabınız kapatılır, itibarınız yok edilir, kaynaklarınız kesilir. Böylece Filistin anlatısı, yalan olduğu için değil, kontrol düzeni için tehlikeli olduğu için izole edilir.

Üçüncüsü: Özgürlük Alanı Değil, Denetim Aracı Olarak Sosyal Medya

Özgür alan olarak sunulan şey gerçekte bir kontrol odasıdır. Algoritmalar sessiz sansür, içerik çarpıtma, dezenformasyon ve alternatif anlatı üretimi üzerinden çalışır. Amaç, Filistinlinin konuşmasını sağlamak… fakat duyulmamasını garanti altına almaktır.

Bu nedenle, tüm kanıtlara ve tanıklıklara sahip olsa dahi Filistinli yazar, yalnızca kendine konuşmaya zorlanır.

Dördüncüsü: Milis Yapıların İnşası ve Güvenlik Üzerinden Çökertme

Bu aşamanın en tehlikeli araçlarından biri, toplumun içeriden parçalanmasıdır:

  • Vekil silahlı gruplar
  • Ahlaki çökertme ağları
  • Kaos ekonomisi
  • Açlığın bir devşirme aracına dönüştürülmesi

Bu milislerin tehlikesi yalnızca pratiklerinde değil, yapısal kökenlerinde yatmaktadır. Liderlik kadrolarının büyük bölümü Filistin Yönetimi’nin önleyici güvenlik aygıtından çıkmıştır ve bugün resmî destek ile Fetih içindeki geniş kesimlerin himayesiyle hareket etmektedirler. Bu durum, Filistin içi ihtilafın artık bir program ya da vizyon çatışması olmaktan çıktığını; işgalin durduğu safta yeni bir siyasal-güvenlik hizalanmasına dönüştüğünü göstermektedir.

Burada artık olağan bir anlaşmazlıktan söz edilemez; çünkü mesele siyasetin ötesine geçmiş, aidiyetin özüne dokunmuş ve işgal karşıtı mücadelenin anlamını boşaltan bir yeniden tanımlamaya dönüşmüştür.

Beşincisi: Batı Şeria – Yavaş Baskının Laboratuvarı

Batı Şeria’daki manzara, tek bir sistem olarak yönetildiği için son derece vahşidir ve üç tamamlayıcı koldan oluşur: Karar verici akıl olarak İsrail güvenlik aygıtı, iç denetim aracı olarak Filistin Yönetimi ve şiddet uygulama yetkisi verilmiş kaotik kol olarak yerleşimciler.

Filistin yönetimi, toplumu korumak için değil, iradesini kırmak için hapishanelerini açmış; Guantanamo mantığını çağrıştıran aşağılayıcı ve işkenceci yöntemler benimsemiştir. İsrail ordusu, yerleşimci terörünün resmî silah koruması altında sürdüğü günlük baskınlarını sınırsızca yürütmektedir.

Bu tablonun merkezinde, Filistinlinin meşru olan kendini savunma talebini bastırmaya yönelik sinsi çağrılar yükselmekte; sanki varoluşun kendisi suçmuş gibi. Amaç güvenlik ya da istikrar değil, Filistinli insanı psikolojik, ahlaki ve varoluşsal olarak tüketmek ve onu iki vahşi seçenek arasında bırakmaktır: Anlamla birlikte silinen sessiz bir ölüm ya da söküp atma projesini tamamlayan acı verici bir göç.

Bu, yalnızca Hamas’a ya da yalnızca Gazze’ye karşı yürütülen bir savaş değildir; Filistin fikrinin kendisine karşı açılmış bir savaştır.

Tüm bunların ortasında, özgür Filistin sesi varoluşsal bir tehdit haline gelir—silahlı olduğu için değil, hakikati aracısız ifşa ettiği için.

Bu bir anlatı değil, belgelenmiş bir gerçektir.

Ve bu bir siyaset meselesi değil, adil bir insani davadır.




Diğer Yazıları

Yorum Yaz