Şam’da Kitapla Bir Medeniyetin Yeniden Doğuş Anları
8 Aralık 2024 tarihinde emsalsiz suç örgütünün yönetiminden evlatlarının 60 yıllık sabır ve sebatının ve 14 yıllık özgürlük mücadelesinin ardından kurtarılan Suriye’de sadece insanların mutluluğunu görmek için, bir yeniden doğuş mucizesine şahit olmak için bu güzel ülkeyi ziyarete değer. Allah’ın günlerini nasıl deveran ettirdiğini, geceleri gündüze, gündüzleri geceye, baharı kışa, kışı bahara çevirme kudretinin başka bir tezahürü.
Bunu görmek için hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalıştım. Bu sefer Şam’da düzenlenen Uluslararası Kitap Fuarına davetli olarak tutuyoruz Şam’ın yolunu. İstanbul’dan kalkan uçaktaki Avrupalıların sayısı ilgimi çekiyor ilk anda. Şam’a giden yol şimdilik İstanbul’dan geçiyor, ama bu aralar dünyaya açılan Şam’a dünyanın, Avrupa’nın ciddi bir ilgisi var. Doğal olarak yeni bir fırsatlar dünyası olarak görülüyor.
Havaalanında beni karşılayan Suriye Kültür Bakanlığından bir gençle otele kadar yol boyu sohbet ediyoruz. Türkiye’de bulunmuş bir süre, sonradan İdlib’e, devrim için üzerine düşeni yapmak için geçmiş. Daha Havaalanından çıkar çıkmaz sağlı sollu yeni dikilmiş fidanlara dikkatimi çekiyor. “Biliyor musun rejim sadece insanlara karşı değil, ağaçlara karşı da çok acımasız ve duygusuzdu. Bu yolun iki tarafı eskiden ormanlık derecesinde ağaç doluydu. Rejim bunların hepsini kesti.” Nasıl olur, bir güvenlik sorunu mu oluşturuyordu onlar açısından? Diye sormama kalmadan, “hiçbir gerekçesi yoktu, sadece ya ‘Ya Esed ya da ülkeyi yakarız’ diye sürekli bağırdıkları bir sloganları vardı. Bu onun en çarpıcı ifadesiydi. Gerçekten de Esed’i istemeyen ülkenin ağaçlarını yakmaya bile tenezzül ediyorlardı”.
Bu slogan özellikle 2011 sonrası gösterilerde rejim yanlısı şebbihalar tarafından duvar yazılarında, mitinglerde ve sosyal medyada kullanılmıştı. Muhalifler açısından bu ifade, rejimin “ya biz ya kaos” mantığını sembolize eden bir söylem olarak hafızalara kazındı. Otele doğru giderken bana yaşananları daha iyi anlatmak için Doğu Guta ve Cobar’dan geçen bir güzergâh izledi. Tamamen yıkılmış binalar, Hatay ve Maraş depremlerindeki yıkım görüntülerinden çok daha feci. Top atışlarıyla, hava bombardımanıyla veya yaylım ateşlerle delik deşik edilmiş, tamamen yıkılmış binalar. Ama mihmandarımın dikkatimi çektiği başka bir şey: Binalarda para edebilecek hiçbir şey bırakılmamış. Demir, çelik, ev eşyası malzemeler ne varsa şebbihalar tarafından ayıklanıp satılmış.
Bu manzaralar, Suriye’den 14,5 yıl boyunca dünyanın her tarafına yayılan 12 milyon sığınmacının sebebini aynelyakin gösteriyor. Bu insanların evlerini başına yıkmak, katletmek ve tehcir etmek pahasına iktidara tutunan bir rejimin sadece Suriye halkının değil bütün insanlığın başına nasıl bir bela oluşturduğunu daha kim nasıl anlatabilir? Rejimin bir devlet olarak dayandığı hiçbir ilke, erdem veya felsefe yok. Her şey Esed ve ailesi içindi. Onun Siyonizme karşı bir direniş hattı oluşturduğunu ve bundan dolayı devrildiğini vehmedenler var hala. Esas bu bencillik ve taşkınlıkla böyle bir rejimin şimdiye kadar devrilmemiş olması açıklanması gereken bir durum. Açıklaması şu ki, Esed İsrail için ciddi bir sorun veya tehdit oluşturmadığı için şimdiye kadar ayakta kalabildi.
Tabii ki İsrail için sorun olmayan bölgedeki herkes için bir sorun oluşturur. Kitap fuarındaki etkinlikler çerçevesinde beraber katıldığımız panelde Cumhurbaşkanı Danışmanı Ahmet Muvaffak Zeydan’ın dediği gibi “Bu yüzden Esed’den sadece Suriye halkı kurtulmuş olmadı. Yol açtığı sığınmacı sorunundan dolayı, ülkeyi bir uyuşturucu üretim ve dağıtım merkezi haline getirmiş olduğu için bütün komşu ülkelerde bilhassa Körfez ülkelerinde ciddi bir sorun kaynağıydı. Bu ülkelerin hepsi Esed’in düşüşüyle birlikte çok esaslı bir sorun kaynağından kurtulmuş oldular.”
Ve tabii ki şimdi o 12 milyon insanın ülkede devrim gerçekleşir gerçekleşmez ülkelerine büyük bir iştiyakla geri dönüşleri. Özgürleştiği günden beri Suriye’ye bu dördüncü gelişim. Her seferinde Suriye’nin gözle görülür derecede daha da canlandığını, kalabalıklaştığını görüyorum. Bu canlılık ve kalabalık dikkat çekici ve kuşkusuz iyi taraflarıyla birlikte gelecekteki birçok başka sorunun habercisi de. İyi tarafı, yaşanan bu kapsamdaki bir değişiklik ilk defa dışarıya bir göç vermekten ziyade dışarıya kaçmış olanları geri getiriyor. Mülteci, kendi ülkesine dair umudu, devletinin meşruiyetini beraberinde alıp götürdüğü gibi bu ölçekteki geri dönüşler de yeni devletin, yeni durumun meşruiyetini onaylar, pekiştirir. Ülkenin geleceğine dair bir umudu ve heyecanı da beraberinde getirir.
Ancak kalkınması, gelişimi tamamen dondurulmuş bir ülkeye akan bu nüfus hiç güncellenmemiş altyapıya haddinden fazla yükleniyor gibi. Bu, hem zaten hiç geliştirilmemiş konut, ulaşım ve hizmet altyapısına bir anda ağır bir yüklenmeyi beraberinde getiriyor. Bunun neye yol açabileceğini az bir ekonomi bilgisiyle herkes tahmin edebilir tabii. Konut arzı yok, ama konuta aşırı bir talep var. Ülkede yaşanan rahatlama, tüketimi canlandırıyor, yeni girişimler, yatırımlar büyük bir hızla yol almış durumda, ama bütün bunlar ciddi bir enflasyon sorunu oluşturuyor. Fiyatlar her alanda devrimden bu yana neredeyse 5 kat artmış. Ücretler de 20 dolardan 100 dolara çıkmış durumda ama bir yandan da paranın alım gücü azaldığı için bu paralel görünen fiyat-ücret artışları alım gücünü daha fazla zorluyor. Yeni yönetimi bekleyen baş edilmesi gereken büyük zorluklar bunlar. Tabii bütün bunlara yol açan pozitif bir gelişme olarak geri dönüşler bitmiş değil, devam ediyor.
Tabii bu arada yeni yönetimin dahili ve harici kazanımları ve başarılarına başarı katılıyor. SDG meselesinde hızla kaydedilen mesafe de büyük bir moral ve iyimserlik havası sağlamış durumda. Ülkenin geleceğinde ve ufkunda çok önemli ve uzun sürecek yeni bir sorun gibi görünen Doğu Fırat meselesinin bu kadar hızlı ve nispeten çok az maliyetle çözülmüş olması, Ahmet el-Şara yönetiminin yeni ve çok büyük bir başarısı gibi görünüyor. Bu da diğer önemli sorunların çözümüne dair bir umut ve iyimserlik havası oluşturuyor.
Böyle bir havada Şam’da, özgürleştikten sadece 14 ay sonra bir Uluslararası Kitap Fuarı’nın düzenleniyor olması çok anlamlı tabii. Şam’ın dünyayla yeniden entegre olma yolunda başka alanlardan ziyade bilhassa kitapla başlıyor olması az değil çok çok anlamlı.
Özgürleştiğinden beri Suriye çok yoğun bir ziyaret trafiğine sahne oluyor. Tekrar dünyaya açılma, dünyayla entegre olma yolunda şimdiye kadar bile epey mesafe kat etti, ama muhtemelen bu entegrasyonun dünyaya bir mesaj verme boyutuyla bir Şam inisiyatifi olarak gerçekleşen ilk büyük etkinliğin bir kitap fuarı olması hem çok anlamlı hem de çok işlevsel.
İşlevsel, çünkü tarih boyunca Şam dünyaya kitap yoluyla konuşmuş bir kültür ve medeniyet merkezi olmuştur. Batı medeniyetine sonradan ilham verecek olan eski Yunan eserleri bile burada çevrilerek hem İslam medeniyetine yeni bir renk vermiş hem de Batı’nın ilgisine hazır hale getirilmiştir.
İslam düşünce ve mezhep tarihinde en derin ayrışmalardan birinin iki sembol ismi İbn Teymiyye ve İbn Arabi’nin her ikisinin mezarları burada. Her sokağında Sahabe-i Kiram’dan veya hemen sonraki nesillerden çok önemli, meşhur isimlerden izler var. Selahaddin Eyyubi, Nurettin Zengi burada birbirine komşular ve kahramanlıkları kadar idaredeki bilgelikleriyle de siyaset felsefesi kitaplarına ilham vermeye devam ediyorlar.
60 yıllık Baas rejiminin zulüm ve baskıları altında sadece bugünün insanları değil, adeta bir medeniyet potansiyeli gömülmüş vaziyetteyken şimdi bunun yeniden ihyasına şahit oluyoruz. Bu ihyanın bir kitap fuarıyla başlaması bu açıdan çok önemli. Tabii ki yalnızca bir yayıncılık buluşması olarak değil, Suriye’nin bu dönemlerde yaşadığı büyük siyasal-toplumsal kırılmanın kültürel alandaki en görünür yansımalarından biri olarak gerçekleşiyor fuar.
35 ayrı ülkeden 500 yayınevinin katıldığı Şam 57. Uluslararası kitap Fuarında 57 sayısı ilgi çekiyor tabii. Aslında 2011 yılına kadar 56 defa gerçekleşmiş bir fuarın, bir kitap fuarcılığı geleneğinin iyi-kötü varlığını da işaret ediyor bu sayı. 2011’de devrim süreci başladığında beri Esed yönetimi fuarı tamamen askıya almışsa da geçmiş yıllarda düzenlenen fuarların da şimdi gerçekleşen fuar mantığı ile uzaktan yakından ilgisi yok. Fuarda satılacak kitaplarda son derece titiz bir seçiciliğin devrede olduğu, çok önemli bazı İslam büyüklerinin kitaplarının veya belli başlıklı kitaplarının bile denetime takıldığı, büyük baskılar altında gerçekleşen bir fuar.
Aslında bu, birçok Arap ülkesindeki fuar tarzının belki en katı şekli. Fuar alanına girilirken sağlı sollu duvarlarda bu dönemde kitaba karşı sergilenen resmi uygulamalara dair çarpıcı bir illüstrasyona yer verilmiş. Yasak kitapların yakalanması korkusuyla kuytularda okunmasından, kitapların saklanmak üzere toprağa gömüldüğü tecrübelere ardından kitap okuduğu için Muhaberat takibine takılıp soluğu Seydnaya, Tedmur ve sair zindanlarda alanlara ve şimdi kitabın bir aydınlanma ışığı olarak yeniden toprağın altından çıkışına uzanan bir süreç temsil ediliyor.
Tam da bu baskıların ardından 15 yıl arayla gelen fuara ilk gün yaklaşık 250 bin kişilik ziyaretçi akını olmuş. Bu yoğunluk, bir yandan yıllardır ekonomik ve toplumsal yıpranmayla daralan kültür alanının “yeniden nefes alma” arzusuna; diğer yandan da kitapla kurulan ilişkinin, kriz dönemlerinde bile kolektif hafızayı diri tutan bir damar oluşuna işaret ediyor.
Aslında 15 yıllık bir ara desek de devrimden önceki son 5-6 yılda devrimin beşiği sayılan İdlib’de kitap fuarı düzenlenmiş. O fuarlardan ikisinin etkinliklerine online olarak katılmıştım. Bu da bugün Şara yönetiminin Kitab’a olan ilgisinin geçici ve göstermelik bir ilgi olmadığının en çarpıcı işaretlerinden.
Şimdi Şam Fuarının en iddialı yanı kitap konusunda hiçbir yasağın bulunmaması. Yaklaşık 100 bin çeşit kitabın sergi ve satışa sunulduğu fuarda hiçbir kısıtlama yok. Ancak Reuters haberi bu kısıtlama yokluğunu öne çıkarırken ilginç bir şekilde sadece “eskiden satışı yasak olan radikal İslamcı Seyyid Kutub’un eserinin artık satılabildiği ve çok tiraj yaptığı” üzerinden sunuyor. Sanki serbest kalan tek eser oymuş ve fuarın tek özelliği de buymuş gibi. Oysa özgürlük bu fuarın sloganı, yasağın olduğu yerde kitap da olmaz. Yasağın olduğu yerde var olabilen kitaplardan özgürleştirici ve sadra şifa bir fikir çıkmaz.
Bu fuarın güçlü bir “sembolik dili” var. Slogan olarak öne çıkarılan “Tarih yazdığımız… tarih okuduğumuz” ifadesi hem geçmişle hesaplaşmayı hem de yeni bir ortak anlatı kurma çabasını imliyor. Euronews’in Arapça analizinde de vurgulandığı üzere, afiş tasarımında Ugarit alfabesine göndermeler yapılıyor; bu da fuarın, Suriye’yi yalnızca güncel siyasal tartışmalarla değil, kadim kültürel miras üzerinden de yeniden konumlandırma arayışını gösteriyor.
Açılışta yapılan konuşmalarda Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, “insanlığın uzun süredir hakikati aradığını, bilgi arttıkça farkındalığın büyüdüğünü ve bunun öğrenme ihtiyacını derinleştirdiğini” vurguladı. Şam’ı tarihsel olarak “ilim ve marifetin” merkezlerinden biri olarak anarken, fuarı “basit bir kültür etkinliği değil, bir tür medeniyet iddiasının geri çağrısı” olarak sundu. Cumhurbaşkanı, “bilgisizliğin zayıflıkla, bilen ve bildiğiyle amel eden toplumun güçle” anıldığına; “bilgisiz gücün yıkıcı, görüşsüz kılıcın sahibini vurucu” olduğuna dair klasik siyaset/ahlak söylemini öne çıkardı. Konuşmanın merkezinde ise Şam’ın “Doğu’nun ve Batı’nın ilim taliplilerini çekmiş bir menba” oluşu fikri yer aldı; sonrasında da fuarın “Suriye’nin tümüyle özgürleşmesinden sonra hayırlı bir dönüş ve kıymetli bir başlangıç” olduğunu söyledi.
Kültür Bakanı Muhammed Yasin es-Sâlih ise açılış mesajını “kitap” üzerinden bir “yeniden kuruluş” diliyle kurdu. Bakan kitabı ve bilgiyi “Suriye kimliğinin tarih boyunca sütunlarından biri” olarak gördüğünü; Şam’ın “ilk alfabeyi doğuran şehir” olarak kültürel varlığını, yeniden bu kapıdan tescillemesi gerektiğini vurguladı. Bakan ayrıca fuarı, “özgür düşünce ve ifade alanının genişlemesi” ile ilişkilendirerek, “tek düşüncenin hegemonyası”na göndermelerle yeni kültürel iklimi tarif etti.
İkincisi, yine Arap dünyasındaki fuarlara kıyasla “yasakların yokluğu” ile temayüz eden ve 10 yıldır düzenlenmekte olan İstanbul’daki Arapça Kitap Fuarının çok daha geniş ölçekte gerçekleşen bir örneğiyle karşı karşıyayız burada. Fuar alanında gezerken tanıdık insanlarla karşılaşıp sohbet oranımız Türkiye’dekinden çok daha fazla oluyor. Neredeyse herkes az veya çok Türkçe konuşuyor, bir jest olarak Türkçe muhatap olmaya çalışıyor.
Suriye devriminde insanın özgürleşmesinin en güçlü yansımasını Kitabın özgürleşmesinde görüyoruz. Suriye bu fuarla kelimenin tam anlamıyla “tarih yazıyor, tarih okuyor ve okutuyor”.
