Müslüman Kardeşler Hareketinin “Terör Örgütü” Olarak Vasıflandırılmasının Gizli Nedenleri

Müslüman Kardeşler Hareketinin “Terör Örgütü” Olarak Vasıflandırılmasının Gizli Nedenleri

 

Nekbe’den   günümüze kadar Filistin meselesinin seyrini takip eden herkes, Siyonist masonluğun yönettiği küresel siyasi ahtapotun ve sömürgeci kolonyal sistemlerin her büyük tarihî sarsıntıda, Filistin’i hedef alan her kritik dönemeçte, araçlarını ve yöntemlerini son derece kurnaz ve alçakça bir şekilde yeniden ürettiğini açıkça görür; böylelikle hem hâkimiyetini sıkı bir şekilde sürdürür hem de her türlü ahlaki ve hukuki sorumluluktan sıyrılır. Bu ürkütücü stratejilerin merkezinde özellikle İslami hareketlere -başta “Müslüman Kardeşler”e- yönelik yoğun baskı ve sistematik hedef alma politikası tekrar eder. Bilindiği gibi Batı sömürgeciliği, hilafetin yıkılmasının ve bölgeye kendisine hizmet edecek vekil devletlerin kurulmasının ardından “siyasal İslam”ı birinci düşmanı ilan etmiş, bu devletlerin görevini de İsrail’i korumak ve İslam’ın yeniden yönetime dönmesini engellemekle sınırlamıştır. Böylece bu devletler ve onları koruyan Batılı kurumlar, normalleşmeye direnen her türlü güce karşı en sert engel ve Filistin direnişini kuşatıp onun ahlaki-toplumsal derinliğini boğan bir çember olarak sunulmuştur.

Buradan hareketle yeniden tırmanan saldırılar -dışlama kararları, baskı araçları, toplumsal ve siyasal varlığı hedef alan yasalar- tamamının rastlantısal olmadığı, bilakis dünün Nekbe’sinden bugünün “Aksa Tufanı”na kadar her Filistin sarsıntısında yeniden formüle edilen sömürgeci denklemin bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bu makale, bu sürecin gizli saiklerini beş varsayım ışığında okumaya çalışmakta ve bu politikaların bölgenin iç yapılarıyla uluslararası güçlerin stratejik çıkarları arasındaki ilişkisini keşfeden eleştirel bir analiz sunmaktadır.

  • Müslüman Kardeşler, Filistinlilerin Tek Halk Desteğidir

ABD yönetiminin Müslüman Kardeşler’in Mısır, Ürdün ve Lübnan’daki kollarını “terör örgütü” olarak vasıflandırma kararının gerçek nedeni, ulusal güvenlik diliyle açıklanamayacak kadar derindir; bu karar, Filistin direnişinin sürmesini sağlayabilecek en önemli halk damarını kurutmayı hedefleyen bölgesel bir planla ilgilidir. Zira Filistin ile doğrudan sınırı olan Mısır, Ürdün ve Lübnan’ın seçilmesi tesadüf değildir; bu coğrafyalar direnişe lojistik ve siyasi hatlar sağlayabilecek, ya da normalleşme projelerine karşı güçlü bir toplumsal baskı oluşturabilecek hayati temas bölgeleridir. Bu durum karara salt bir iç politika veya hukuki nitelik değil, derin bir bölgesel boyut kazandırmaktadır.

Müslüman Kardeşler’e atfedilen —Gazze ve Batı Şeria’ya silah ve para desteği sağlamak veya halk desteği ağlarının bir parçası olmak gibi— iddialar, bu varsayımı doğrulayan göstergelerdir.

Bu nedenle mekânsal ve stratejik tercih apaçıktır: Bu karar İsrailli müttefikleri memnun eden, direnişin yeniden canlanmasını sağlayabilecek her türlü halk alternatifini gayrimeşru hâle getiren bir diplomatik örtü niteliğindedir. Aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria’daki direnişin toplumsal desteğini ve lojistik damarlarını zayıflatarak, İsrail’in çıkarlarına hizmet eden ve güç dengelerini kendi lehine yeniden düzenleyen bir mekanizmaya dönüşmektedir.

  • Müslüman Kardeşleri Zayıflatmak Halkları Zayıflatmaktır: Elitlerin ve Yönetimlerin İlişkisi

Müslüman Kardeşler’e yönelik bu hedef alma süreci, bölgede daha geniş bir projenin -“İbrahimî din” çerçevesine katılmaya ve normalleşmeye en yatkın ülkelerin sosyo-politik dokusunu yeniden şekillendirme projesinin - bir parçası olarak anlaşılmalıdır. Mısır, Ürdün ve Lübnan’ın özellikle seçilmesi rastgele değildir; bu ülkeler, Filistin meselesinin kaderini belirleyen en hassas coğrafi kuşağı oluşturmakta olup Amerika’nın talimatıyla hareket eden siyasi elitleri sayesinde normalleşmeye en yatkın alanlardır.

Buradaki strateji yalnızca Müslüman Kardeşler’i bir örgüt olarak hedef almamakta; Filistinlilerin zorunlu göçe maruz bırakılması, yok edilmesi ya da Gazze ve Batı Şeria’nın demografik haritasının yeniden tasarlanması gibi köklü adımları engelleyebilecek “sünni-İslami toplumsal bileşeni” de tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Bu coğrafyalarda İslami ses, tarihselliği gereği, Filistinlilerin Ürdün’de zorunlu iskânı, Sina’ya sürülmesi veya Batı Şeria’nın sessiz bir soykırımla parçalanması gibi çözümlere karşı en güçlü engeldir.

Böylece tablo daha da berraklaşmaktadır:

Bu ülkelerdeki İslami varlığın tasfiyesi, kitlesel sürgün projelerine direnebilecek son seslerin susturulması anlamına gelir. Bu durum İsrail’in çevresini itaatkâr, tepkisiz ve toplumsal dirençten arındırılmış hâle getirir; böylece İsrail’in en tehlikeli politikaları bile asgari toplumsal tepkiyle uygulanabilir.

Dolayısıyla bu ülkelerin dikkatle seçilmesi, sıradan bir siyasi baskıdan öteye geçen stratejik niyetleri açığa çıkarmaktadır: Bu adım, bölgenin yakın gelecekte daha şiddetli ve daha suç niteliği ağır İsrail kararlarına sahne olabileceğini, bu kararlara karşı durabilecek hiçbir halk gücü bırakılmak istenmediğini göstermektedir.

  • Müslüman Kardeşlere Yönelik Saldırı İslam’ın Kendisine Yöneliktir

Müslüman Kardeşler’in dışlanmasının hedeflerinden biri, İslam’ın Filistin meselesine ahlaki ve siyasi bir çerçeve sunan kapsamlı rolünü küçültmek, İslam’ı merkezden çekerek yerine uluslararası ve bölgesel güçlerin çıkarlarına uyum sağlayan “seküler-ihanetçi” bir kimlik yerleştirmektir. Bir başka açıdan bu süreç, toplumlarda geçmişin rollerini silip yeni bölgesel düzenlere uyum sağlayacak bir “yeni hafıza” oluşturma çabasıyla ilişkilidir.

Bu yaklaşım ahlaki ve metodolojik sorular doğurur:

İslami kimliği zorla bastırmak gerçekten kültürel dönüşüm yaratabilir mi?

Kimliğini din üzerinden kuran toplumlarda siyasi çalışma, dinden nasıl kopartılabilir?

Tarih, hafızayı zorla yeniden kurma girişimlerinin kalıcı olmadığını ve genellikle yeni ve daha güçlü karşı hareketler ürettiğini öğretir.

  • İsrail’in Sonuç Alabilme Kapasitesi: Askerî Çatışmadan Yumuşak Siyasi Hegemonyaya

Gerçek şudur ki Siyonist oluşumu en çok rahatsız eden hakikat, İsrail’in bölgede zafer kazanamamış olmasıdır: Ne Gazze’de sahada, ne de uluslararası arenada siyasi ve medya düzleminde başarı sağlayabilmiştir. Bu nedenle İsrail, geniş ölçekli direniş eksenlerini etkisizleştirmek için daha yumuşak ve görünmez siyasi, ekonomik ve kültürel araçlara yönelmektedir. Müslüman Kardeşler’e dönük baskı da, uluslararası halk dayanışmasını azaltmayı ve çatışmayı siyasetin dar koridorlarına sıkıştırmayı amaçlayan bu geniş stratejinin bir parçasıdır.

Sonuç: Gelecek Bahisleri ve Sivil Direniş İmkânları

Müslüman Kardeşler’in hedef alınması ne meşru ne de adildir; hareket özünde sivildir, şiddet uygulamamıştır ve dışlanması istikrarı sağlamaz, aksine bölgeyi daha fazla kaosa ve siyasi boşluğa sürükler. Bu tür kararların resmileştirilmesi, toplumsal çeşitliliği zedeler, sivil katılım imkânlarını yok eder ve kamusal alanı tamamen iktidarın lehine daraltır. Bu nedenle hükümetlerin, elitlerin ve halkların görevi, bu batıl karara karşı net bir duruş sergilemektir; çünkü bu karar ne adalet taşır ne insanlığa fayda sağlar, aksine krizleri derinleştirir ve bölgenin uyanış imkânlarını yok eder.

 

Diğer Yazıları

Yorum Yaz