Filistin Aklı Tutuklandığında: Esirler, Gazetecilik ve Batı Şeria’nın Yeniden Mühendisliği
Filistin sahnesi, perde arkasından yönetilen bir süreç olmaktan çıkmış; ABD’nin diplomatik zorbalığıyla, işlevsel Arap bölgesel düzeniyle açık bir ortaklık içinde ve Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin doğrudan icra araçlarıyla yürütülen dehşet verici ve ürkütücü bir dramatik dönüşüme sahne olmaktadır.
Bütün bunlar yaşanırken dünya hâlâ değerlerden söz ediyor, insan hakları üzerine nutuklar atıyor; oysa Gazze herkesin gözleri önünde boğuluyor ve yok ediliyor. Gazze, boğucu bir abluka altında her gün doğrudan hedef alınıyor, sistematik biçimde öldürülüyor, sınırsız bir yıkıma ve acımasız bir zorunlu göçe maruz bırakılıyor. Tüm bunlar, dehşet verici bir uluslararası suç ortaklığının gölgesinde gerçekleşiyor; bu sessizlik masum değil, bu sessizlik bizzat suçun kendisidir. Karşımızda ise hiçbir sınır tanımayan, hukuku hiçe sayan, kanı, çocuğu ve hayatı umursamayan bir İsrail vahşeti durmaktadır. Bu yaşananlar geçici bir trajedi değil, dünyanın ahlakının açık ve çıplak bir sınavıdır; ve bu sınavda tutulan bir kayıt vardır: gören, duyan ve susmayı seçen herkes için.
Bu yıkıcı dosyalar yığını içerisinde, esirler meselesi en uç baskı aracına dönüşmüş; işgal hapishaneleri, Sidnaya ve Guantánamo’yu dahi aşan bir dehşetle, zorla ortadan kaldırma, sistematik işkence ve sessiz bir imha düzenine evrilmiştir. Artık hapishane bir tutuklama mekânı değil, Filistinli insanın yavaş yavaş infaz edildiği siyasi bir mezbahadır.
Bu makale, özellikle Batı Şeria’daki esirlerin durumuna odaklanıyor; soykırım mantığını dahi aşan vahşi ihlalleri ve sessiz bir insani felakete işaret eden tehlikeleri ele alıyoruz. Yaşananlar artık münferit hukuk ihlalleri değil, kapsamlı bir ezme ve yok etme politikasıdır. Bu nedenle uluslararası toplumun, Filistinli sivilleri bu yıkıcı ve imha edici süreçten korumak için ahlaki ve hukuki sorumluluğunu derhal üstlenmesi gerekmektedir.
İşgal Hapishanelerindeki Esirler ve Zorla Yok Etme
İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklular meselesi, özellikle Batı Şeria’daki tutuklular bağlamında, artık yalnızca hatırlatılmak üzere medyada gündeme getirilen insani ya da hukuki bir dosya olmaktan çıkmıştır.
Bu mesele, bölgenin yeniden düzenlenmesini hedefleyen daha geniş bir projenin kalıcı günlük bir yapıya dönüşmüş; Filistin davasını etkili unsurlarından arındırmayı amaçlayan sistematik bir sürecin parçası hâline gelmiştir. Bu süreç yalnızca topyekûn savaş yoluyla değil, sessiz bir yıpratma, planlı bir cezalandırma ve mekândan önce insanın yavaş yavaş tahrip edilmesi yoluyla yürütülmektedir.
Batı Şeria’daki tutuklama politikası artık geçici bir ihlal ya da hukukun dışında bir güvenlik uygulaması olarak tanımlanamaz. Bu politika, tüm kırmızı çizgileri aşarak, tam teşekküllü bir “sessiz soykırım” biçimine dönüşmüştür. Bu soykırım açık bombardımanlarla değil; işkence hücrelerinde yürütülen yavaş tasfiye, sistematik aç bırakma ve Filistinli insanın canlı canlı yok edilmesiyle uygulanmaktadır. Kameralardan uzak, bilinçli bir karanlıkta beden silinmekte, ruh kırılmakta ve varlık sessizce ortadan kaldırılmaktadır.
Batı Şeria’da Filistinli, zorunlu olarak belirli bir fiili işlediği için değil, Filistin varlığını ve toprak üzerindeki sürekliliği temsil ettiği için tutuklanmaktadır. Düşünür düşündüğü için, akademisyen bilinç ürettiği için, doktor hayatı koruduğu için, mühendis inşa ettiği için, gazeteci gördüğü ve yazdığı için, kadın ise toplumun değerlerini ve ahlaki yapısını temsil ettiği için hedef alınmaktadır. Böylece isim başlı başına bir suçlamaya, toplumsal varoluş bir tehdide, entellektüel kimlik ise sökülüp atılmayı gerektiren yeterli bir gerekçeye dönüşmektedir.
Toplumsal Mühendisliğin Aracı Olarak Hapishane
Hapishaneler artık geçici tutma mekânları değildir; yaşayanlar için mezarlara dönüşmüştür. Bu mekânlarda yalnızca bedenin değil, ruhun, hafızanın ve devam edebilme gücünün de hedef alındığı yavaş bir öldürme politikası uygulanmaktadır.
Batı Şeria’da tutuklanmış gazetecilerin, akademisyenlerin ve kalem sahiplerinin tanıklıkları sarsıcı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Tutuklu, insanî enerjisinden boşaltılmış, yıkılmış ve tükenmiş hâlde dışarı çıkmaktadır. Amaç serbest bırakmak değil, onu topluma kırılmış, güçsüz ya da suskun bir varlık olarak geri göndermektir.
Buradaki tutuklama, bir caydırma aracı değil; ölümüne kadar süren bir dışlama, yok etme ve görünmez kılma mekanizmasıdır. Bu mekanizma, Batı Şeria’nın yalnızca coğrafi olarak değil, insani ve kültürel olarak da yeniden mühendisliğini hedefleyen bütüncül bir projenin parçasıdır. Amaç; doktorsuz, bilim insanı olmayan, gazetecisiz, etkin kadınlardan ve soru sorabilen bir elit tabakadan yoksun bir toplum yaratmaktır.
Hakikat Tutuklandığında: Meslek ile Ceza Arasında Filistinli Gazeteci
Batı Şeria’daki Filistinli gazetecinin durumu, bu hedeflemenin en uç noktasını temsil etmektedir. Gazeteci silah taşıdığı için değil, hakikati taşıdığı için takip edilmektedir. Belgelediği için durdurulmakta, gerçeği olduğu gibi yazdığı için tutuklanmakta, yalancı tanıklığı reddettiği için kırılmaktadır.
Buradaki soru yalnızca “Filistinli gazeteci neden gözaltına alınıyor?” değildir.
Asıl soru şudur: Neden serbest bırakıldıktan sonra da cezalandırılmaya devam ediliyor?
Çünkü tutuklama cezanın sonu değil, başlangıcıdır. Bitmeyen çağrılar, sürekli tehdit, seyahat yasağı, ekonomik baskı ve psikolojik takip, gazetecinin hayatını açık bir hapishaneye dönüştürmektedir. Amaç açıktır: İradeyi kırmak ve gazeteciliği epistemolojik bir direniş eylemi olmaktan çıkarıp varoluşsal bir yüke dönüştürmektir.
Bu gerçeği yansıtan pek çok örnek vardır. Filistinli yazar Velid el-Hudali, Filistinli gazeteci Samir Ğuveyra, Filistinli sanatçı Abdüsselam Avvad ve onlardan önce ve sonra yüzlercesi… Hepsi, işbirlikçi değil tanık olmayı seçtikleri için kalıcı hedefler hâline gelmiştir.
İnsan Hakları Kurumları Nerede? Gazetecilik Dokunulmazlığı Nerede?
Bu sistematik ihlaller karşısında, özellikle uluslararası insan hakları kurumlarının rolü ya yetersiz ya da sessizlik yoluyla suç ortaklığına dönüşmüş görünmektedir. Raporlar yazılmakta, bildiriler yayımlanmakta; ancak baskı makinesi hiçbir gerçek bedel ödemeden çalışmaya devam etmektedir. “Uluslararası toplum” ve sözde “Barış konseyleri” ise, çatışmayı çözmek için değil, yönetmek ve suçu meşrulaştırmak için kullanılan boş söylem alanlarına dönüşmüştür.
Batı Şeria’da gerçek anlamda bir basın dokunulmazlığı yoktur. Basın kartı koruma sağlamamakta, uluslararası hukuk işletilmemekte ve ifade özgürlüğü her gün kontrol noktalarında ve hücrelerde çiğnenmektedir.
Filistin Yönetimi: Dışlama Değil, Marjinalleştirme
Bugüne kadar Filistin Ulusal Yönetimi’nin resmen tasfiye edilmesine dair bir karar alınmamıştır; ancak daha tehlikeli bir karar fiilen uygulanmıştır: Marjinalleştirme. Yönetim, güvenlik koordinasyonu ve direnişi takip etme çerçevesine sıkıştırılmış, Filistinli insanı ya da entelektüel birikimi koruyacak gerçek bir kapasiteden yoksun bırakılmıştır.
Özellikle gazeteci tutuklular dosyasında resmî tutum çoğunlukla muğlak, sessiz ya da kriz yönetimi mantığıyla ele alınmaktadır. Bu durum gazeteciyi, tutukluyu ve entelektüeli işgal düzeniyle baş başa bırakmaktadır.
Batı Şeria ve Gazze: Amaç Bir, Araçlar Farklı
Batı Şeria’da yaşananlar, Gazze’de yaşananlarla yapısal olarak paraleldir. Gazze’de mekân yok edilmiştir; Batı Şeria’da ise insan yok edilmektedir. Amaç aynıdır: Umutsuzluk üreten, ufuksuzluk hissi yaratan ve Filistinliyi ya göçe, ya yavaş bir intihara ya da yenilgiyi kader olarak kabule zorlayan bütünsel bir nihilizm durumu yaratmak.
Filistinli Gazeteci Bu Gerçeklikle Nasıl Yüzleşiyor?
Baskıya rağmen Filistinli gazeteci yazmaya devam etmektedir. Tutuklamadan sonra mesleğine geri dönmekte; yaralı ama tarihsel rolünün daha fazla bilincinde olarak yoluna devam etmektedir. Tutuklama mesleki hayat üzerinde derin izler bırakır; ancak onu zorunlu olarak sona erdirmez. Çünkü durmak, gardiyanın zaferi ve boşaltma projesinin tamamlanması anlamına gelir.
Gazeteci Tutuklular Dosyası: İstisna Değil, Sürekli Bir Politika
Gazetecilerin, akademisyenlerin, kadınların ve çocukların tutuklanması geçici bir durum değil, kalıcı bir politikadır. Yazdığın için, gördüğün için, gerçeği olduğu gibi söylediğin için hapsedilmek—İsrail’in yerleştirmeye çalıştığı denklem budur. Ancak Filistin deneyimi göstermektedir ki hakikat, ne kadar uzun süre tutuklu kalırsa kalsın, yenilmez.
Bu son derece tehlikeli durum, dünyaya yöneltilmiş bir haykırışı zorunlu kılmaktadır. Ezilenler dünyaya seslenmektedir:
İsrail hapishanelerinde yaşananlar “güvenlik önlemleri” değil; bir halkın tamamına karşı, bilgiye, yaşama ve özgürlüğe karşı işlenmiş organize bir suçtur. Sessizlik suç ortaklığıdır, tarafsızlık ise taraf tutmaktır. Tarih, hakikatin yanında duranları da, ona sırt çevirenleri de unutmaz.
