Fransız Devrimi’ni Etkileyen Endülüs Romanı
Dünya, Müslüman âlimlerin tıp, optik, astronomi, matematik, tarih, felsefe ve doğa bilimleri alanlarında insanlık birikimine sunduğu büyük katkıları kısmen tanımıştır. İbn Sînâ’nın tıptaki otoritesi, İbn Heysem’in ışığı çözen bakışı, Cezerî’nin teknolojik icatları, Bîrûnî’nin kozmosa uzanan terazisi artık inkâr edilemez gerçeklerdir. Ne var ki İslâm medeniyetinin edebî hayal gücü ve bu hayalin Batı düşüncesini nasıl derinden etkilediği hâlâ karanlıkta bırakılmış bir alandır.
Bir Müslüman filozof-romancının kaleme aldığı tek bir anlatının, yaklaşık beş yüz yıl boyunca Batı düşüncesini, Aydınlanma’yı ve nihayet Fransız Devrimi’ni beslemiş olması, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Oysa bu hakikat, Endülüs’ün sessiz ama derin sesi İbn Tufeyl’in şahsiyetinde billurlaşır. Ve bu uzun entelektüel serüvenin adı şudur: Hayy bin Yakzan…
Bir Roman Değil, Bir Felsefe Laboratuvarı
Amerika’da yaşayan Arap düşünür Dr. Samar Attar, “İbn Tufeyl’in Modern Batı Düşüncesi Üzerindeki Etkisi” adlı çalışmasında, Hayy bin Yakzan’ın sıradan bir felsefî metin değil; modern çağın zihinsel altyapısını kuran ana metinlerden biri olduğunu ileri sürer. Çünkü bu eser, henüz sanayi devrimi doğmadan önce aklı, bireyi, özgürlüğü ve tecrübeye dayalı bilgiyi merkeze alan bir düşünce evreni inşa etmiştir.
Aydınlanma düşüncesinin temel kavramları olan:
• aklın özerkliği,
• bireyin kendini inşa etmesi,
• doğayla doğrudan temas,
• otoriteden bağımsız hakikat arayışı
ilk defa sistematik ve edebî bir bütünlük içinde Hayy bin Yakzan’da görünür hâle gelir. Bu yüzden Attar’a göre, Aydınlanma bir kopuş değil, Endülüs’te başlamış uzun bir yürüyüşün devamıdır.
Batı felsefesi ve edebiyatı üzerinde Hayy bin Yakzan’ın etkisinin artık yalnızca dolaylı izlerle değil, doğrudan akademik çalışmalarla da teyit edildiği bir döneme girilmiş bulunuyor. Bu bağlamda Finlandiyalı filozof ve düşünce tarihçisi Taneli Kukkonen, “İbn Tufeyl: Aklın Yaşamı” adlı eserinde son derece açık bir hüküm verir: “İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzan’ı olmaksızın, Batı Aydınlanması’nın entelektüel mimarisini ve Fransız Devrimi’ni besleyen zihinsel dönüşümü anlamak mümkün değildir.”
Kukkonen’e göre Hayy bin Yakzan, Batı düşüncesinde “aklın erginleşmesi” diye adlandırılan sürecin en erken, en tutarlı ve en estetik anlatımıdır. Aklın otoriteden, gelenekten ve hazır bilgiden bağımsız biçimde kendi kendini inşa etmesi fikri; Descartes’ta felsefî bir ilke, Rousseau’da siyasî bir teori, Voltaire’de ahlâkî bir anlatı hâline gelmeden önce, İbn Tufeyl’in romanında yaşanmış bir tecrübe olarak kurgulanmıştır.
Bu nedenle Kukkonen, Hayy bin Yakzan’ı yalnızca “Doğu’dan Batı’ya geçmiş bir metin” olarak değil; Batı’nın kendi modernliğini inşa ederken yaslandığı, fakat adını anmaktan kaçındığı bir kurucu metin olarak değerlendirir. Ona göre Aydınlanma, İbn Tufeyl’i aşmamış; aksine onun açtığı yolu sekülerleştirerek devam ettirmiştir.
Daha da dikkat çekici olan husus şudur: İbn Tufeyl’in etkisi, yalnızca erken modern dönemde donup kalmamış; yaklaşık beş asır boyunca, Batı’nın hem felsefî hem de dinî düşünce dünyasında sessiz ama sürekli bir biçimde varlığını sürdürmüştür. Bu süreklilik, modern çağda dahi kendini hissettirmiştir.
Nitekim Edward Said gibi çağdaş düşünürler, Doğu–Batı ilişkilerini yeniden okurken; akıl, temsil, hakikat ve tahakküm meselelerini ele alırken, farkında olarak ya da olmayarak İbn Tufeyl’in açtığı epistemolojik zeminde yürümüşlerdir. Said’in, insanın kendi deneyimiyle hakikate ulaşma hakkını savunan yaklaşımı; otoriter bilgi biçimlerine karşı eleştirel duruşu; ve medeniyetler arası geçişleri tek yönlü okumalara itirazı, Hayy bin Yakzan’ın temel sezgileriyle derin bir akrabalık taşır.
Batı Kanonunun Sessiz Kaynağı
Hayy bin Yakzan, Batı edebiyat ve felsefesinin merkezinde yer alan birçok isme ilham vermiştir. Bunlar arasında şunlar sayılır:
• Francis Bacon – Yeni Atlantis
• Thomas More – Ütopya
• John Milton
• Baruch Spinoza
• René Descartes
• Isaac Newton
• Jean-Jacques Rousseau
• Voltaire
• Alexander Pope
• Virginia Woolf
• Friedrich Nietzsche
Daniel Defoe’nun “Robinson Crusoe” adlı eserinden önce, Hayy bin Yakzan Avrupa’da defalarca basılmış, Latince, İngilizce ve Fransızca dolaşıma girmiştir. Batı’nın “ilk yalnız ada insanı”, aslında Endülüs’te doğmuştu.
1492’de Pico della Mirandola, eserin ilk Latince tercümesini İtalya’da yayımlar. Bu tarih, insan onurunun ve bireysel aklın keşfedildiği Rönesans’ın eşiğidir. Emanuel Alianus’un “Hâlid” adlı eseri, Hayy bin Yakzan’ın doğrudan bir taklididir. Bu eserde, ilimler ve felsefe yoluyla “kemal derecesine”, yani Tanrı ile birleşmeye ulaşma fikri işlenir. Ona göre insan, maddî âlemin üzerine yükselebilir ve ilahî kudretle birleşebilir; yeter ki bilimsel ve ruhsal düşünceye tam anlamıyla yönelsin. Alianus’un kanaatine göre İbn Tufeyl, insanın Tanrı ile sağlam ve doğrudan bir ilişki kurarak, kusurlardan arınmaya çağrıda bulunur. Her ne kadar bazı düşüncelerinde benzerlikler bulunsa da, Alianus İbn Tufeyl’in İslâmî arka planını tam olarak kavrayamamıştır.
Bilime olan derin ilgisiyle tanınan büyük bilgin Edward Pococke, Hayy bin Yakzan’ın Arapça-Latince çevirisini yayımladıktan sonra, eserin nüshalarını Avrupa’daki birçok aydına göndermiştir. Böylece bu roman Batı’da en çok okunan kitaplardan biri hâline gelmiştir. 1703’te İngiltere’de İngilizce tercüme yapılır. Bu tarih, Robinson Crusoe’dan 16 yıl öncedir.
Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesi, Hayy’ın adadaki yalnız tecrübesinin felsefî ifadesidir. Ayrıca Hayy bin Yakzan ile, bilimsel rasyonalist yöntemin Fransa’daki öncüsü olan Voltaire’in eserleri arasında büyük bir benzerlik görülür. Voltaire’in kahramanı, Hayy bin Yakzan gibi sade, dürüst ve tefekkür sahibi bir karakterdir. Voltaire’in Zadig’i, Hayy’ın Fransızca yankısıdır. Hatta “Zadig” adının Arapça sâdık kökünden geldiği ileri sürülür.
İspanyol düşünür Baltasar Gracián’ın “El Criticón”u, Hayy’ın alegorik bir izdüşümüdür. Romanın ilk yarısında kahraman, bir ada mağarasında tek başına yaşar; insan medeniyetinden hiçbir şey bilmez. Daha sonra topluma katılır, fakat hayal kırıklığına uğrar ve hakikate ulaşmak için tekrar tabiata yönelir. 1681 yılında El Criticón’u İngilizceye çeviren tarihçi Paul Rycaut, Gracián’ın Hayy bin Yakzan’dan ilham aldığını açıkça ifade etmiştir.
Bu hakikati Majid Fakhry, “İslâm Felsefesi Tarihi” adlı eserinde şu şekilde özetler: “Hayy bin Yakzan, insan aklının hakikate doğru doğal yürüyüşünün edebî haritasıdır.”
Endülüs’ten Doğan Bir İnsan Tasavvuru
İbn Tufeyl, Endülüs’te Guadix (Gvadiks)’te dünyaya geldi. Karla örtülü dağlar, uçsuz bucaksız ufuklar, verimli vadiler ve suskun çöller arasında büyüyen bu çocuk, erken yaşta şu sorularla yüzleşti:
İnsan nedir?
Hayat neden vardır?
Doğa kendi kendine mi işler?
Akıl, vahiyden bağımsız hakikate ulaşabilir mi?
Hayy bin Yakzan, işte bu soruların edebî cevabıdır.
Valensiya Üniversitesi’nde İslâm ve Arap araştırmaları profesörü olan Rafael Valencia’ya göre Hayy bin Yakzan’da sunulan bilgi, ne yalnızca İslâmî ne de salt Arapî bir düşünce biçimidir; aksine insanı merkeze alan, evrensel bir bilme tecrübesidir. Gazze Üniversitesi öğretim üyesi ve “Biharü’s-Sefîne el-Gârika fi’l-Edebi’l-Arabî ve’l-Mağribî” adlı eserin yazarı Mahmud Barud da, İbn Tufeyl’in ıssız ada kurgusu üzerinden duyulara, mantığa ve doğrudan tecrübeye dayalı bir öğrenme süreci inşa ederek özgür düşüncenin imkân alanını genişlettiğini vurgular.
İbn Tufeyl’in temel gayesi, insanın varoluş maksadını ve kâinatın ardındaki hakikati araştırmaktı. Bu, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin etrafında döndüğü kadim bir soruydu. İbn Tufeyl, bu soruya yaklaşmak için yalnızca teorik bir çaba değil; derin, sabırlı ve bütüncül bir zihinsel seferberlik ortaya koymuştur.
Akıl ile Vahyin Hassas Dengesi
İbn Tufeyl’in yöntemi, ne kuru rasyonalizmdir ne de kör taklit. O, aklı sonuna kadar işletir; fakat onu vahiyden koparmaz. Bu tavır, onun “üstadımız” dediği İmam Gazâlî’nin metoduyla örtüşür. Ancak Gazâlî felsefeyi ilmî metinlerle tartışırken, İbn Tufeyl aynı hakikati hikâye yoluyla anlatır.
Gazâlî, orta yolu esas alan metodolojik bir yaklaşımla felsefeyi çeşitli açılardan ele almış; İbn Tufeyl de bu çizgiyi sürdürerek Batı dünyasında düşünür kuşakları üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Görüş ayrılıklarına rağmen, pek çok Batılı düşünür, Hayy bin Yakzan’ı bir örnek ve ilham kaynağı olarak kabul etmiştir.
Londra’daki King’s College’da İspanyol dili bölümü başkanı olan Anthony, şu çarpıcı tespitte bulunur: “Avrupa edebiyatını etkileyen Doğulu bir roman yoktur; ancak bu kuralın tek istisnası, Hayy bin Yakzan’dır.”
Bu nedenle Hayy bin Yakzan, hem filozoflara hem edebiyatçılara hitap eder…
Aydınlanma ve Fransız Devrimi
Aydınlanma yalnızca bilimsel bir patlama değildir; ahlâkî ve siyasal bir uyanıştır. Özgürlük, eşitlik ve müsamaha (hoşgörü) fikri, Endülüs’te yaşanmış çokkültürlü bir tecrübenin teorik mirasıdır. Hayy bin Yakzan’ın Flemenkçe tercümeleri 1672 ve 1701’de Amsterdam’da yayımlanmıştır. Ailesi İspanya ve Portekiz’deki Engizisyon’dan kaçarak Hollanda’ya iltica etmiş ve burada yerleşmiş olan Flemenk filozof Spinoza, rivayet edildiğine göre kitabı ya kendisi tercüme etmiş ya da Flemenkçeye tercüme edilmesini tavsiye etmiştir. Hayy başka dillerin yanı sıra Fransızca ve Almancaya da tercüme edilmiştir. Seçkin rasyonalist Alman filozoflardan biri olan Gottfried Wilhelm Leibniz (1646–1716), eseri Pococke’nin tercümesinden okumuş ve son derece hayran olmuştur.
“Bana göre, modern çağı müjdeleyenler 12. yüzyılda yaşamış İspanyalı Arap filozof İbn Tufeyl, İranlı filozof İbn Sina (1126–1198) ve Endülüslü filozof İbn Rüşd idi. Onlar, 12. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla gelinceye dek birçok Avrupalı filozof ve bilim adamının Batılı dogmatik doktrinlerden ve Ortaçağ teolojisinin kavramlarından sıyrılarak; ister eğitim alanında olsun, ister siyaset veya din alanlarında olsun, her türden otoriteyi sorgulamalarını ve bilgiye dair arayışlarında basmakalıp inançları değil, akıllarını kullanmaya cesaret etmelerini mümkün kılan yolu açmışlardır. Gerçekten de Kant’ın “Sapere aude!”, “kendi aklını kullanmaya cesaret et” tabiri, İbn Tufeyl ve diğer Müslüman filozofların Avrupa’ya öğrettiklerinin bir hülâsasıdır” diyen Dr. Samar Attar, şu çarpıcı tespiti yapar: “İbn Tufeyl’in siyasal düşüncesi, Fransız Devrimi için gerekli zihinsel ve ahlâkî iklimin oluşmasına katkı sağlamıştır.”
Rousseau’nun “doğal insan”ı, Hayy’ın adadaki yalnız yürüyüşünün siyasal dile tercümesi olduğunu ifade eden Samar Attar, sözlerini şöyle noktalar: “Modernite, aklın batıl inanç karşısındaki zaferi ve bilimsel devrim gibi kavramlar gayet rahat ve dikkatsiz bir tavırla herhangi bir spesifik insan türüne atfedilemez. Bütün medeniyetler birbirini etkilemiştir ve birbirine merbut, birbirine muhtaçtır.”
Edebiyatımızda Hayy bin Yakzan
Hayy bin Yakzan’ın Batı düşüncesi üzerindeki derin etkisi kadar dikkat çekici olan bir diğer husus da, bu eserin Türk edebiyatının büyük isimleri tarafından ancak Cumhuriyet dönemi gibi görece geç bir safhada keşfedilmiş olmasıdır. Bu gecikmiş fakat bilinçli fark edişin en mühim temsilcisi ise, roman sanatımızın kurucu figürlerinden Halide Edip Adıvar’dır. Halide Edip, eşi Adnan Adıvar sayesinde kitaptan haberdar olduğunu belirtir.
Halide Edip, “İlk Robenson Krusoe” adlı makalesinde, Hayy bin Yakzan’ı yalnızca tarihsel bir öncül olarak değil; modern anlatı tekniği bakımından da şaşırtıcı derecede yetkin bir eser olarak değerlendirir. Onun cümleleri, İbn Tufeyl’in metnine bir edebiyatçının içgüdüsüyle yaklaşan berrak bir hüküm taşır: “Bir hikâyeci gözüyle bakılırsa tertip, teknik itibarıyla kusursuzdur. Vuzuh, şekil ve muhayyele zenginliği hayret verecek derecedir.”
Bu değerlendirme son derece önemlidir. Zira Halide Edip, Hayy bin Yakzan’ı ne yalnızca felsefî bir alegoriye indirger ne de onu didaktik bir metin olarak okur. Aksine, modern romanın temel nitelikleri olan kurgu bütünlüğü, anlatı disiplini ve hayal gücü bakımından eseri, Batı roman geleneğiyle aynı terazide tartar. Böylece İbn Tufeyl’i, “Doğu’da kalmış bir filozof” olmaktan çıkarıp, evrensel roman tarihinin kurucu halkalarından biri olarak konumlandırır.
Bu ilginin kalıcı ve bilinçli bir okuma olduğunu gösteren bir diğer önemli husus ise, Halide Edip’in farklı dönemlerde kaleme aldığı yazıların toplu hâlde neşredilmesidir. Can Yayınları, yazarın Büyük Mecmua ve Yedigün gazetelerinde yayımlanan makalelerini Halka Doğru adıyla bir araya getirirken, Halide Edip’in Yedigün’de üç bölüm hâlinde yayımladığı Hayy bin Yakzan yazılarına da geniş yer ayırmıştır.
Bu tercih tesadüf değildir. Çünkü Halide Edip’in metinlerinde Hayy bin Yakzan, yalnızca edebî bir öncül değil; medeniyetler arası bir geçiş metni, Doğu’dan Batı’ya akan ama her iki dünyayı da dönüştüren nadir anlatılardan biri olarak ele alınır. Halide Edip, bu yönüyle, Batı’nın uzun süre örtmeye çalıştığı bir hakikati, Türkçe düşünen bir bilinçle görünür kılar.
Hayy bin Yakzan’ın Adası
Hayy bin Yakzan anlatısında mekân, yalnızca olayların geçtiği bir zemin değil; bizzat düşüncenin kendisine dönüşen bir unsurdur. Bu nedenle, Hayy’ın hangi ıssız adada yaşadığı sorusu, sıradan bir coğrafî merak olmanın ötesine geçer; insanlığın ilk yalnızlığını ve ilk tefekkürünü nereye yerleştirdiğimizle ilgilidir.
Farsça kaynaklarda aktarılan bir rivayete göre, Hayy bin Yakzan’ın yaşadığı ada Serendib’dir; yani bugünkü Sri Lanka. Bu tercih tesadüf değildir. Zira Serendib, İslâmî ve kadim anlatılarda, insanın yeryüzündeki ilk adımlarını attığı mekân olarak anılır. Böylece Hayy’ın adası, herhangi bir coğrafya olmaktan çıkar; insanlığın başlangıç noktası hâline gelir.
Bu sembolik çerçeve, İbn Tufeyl’in düşüncesiyle derin bir uyum içindedir. Çünkü Hayy bin Yakzan, insanın yaratılış serüveniyle hayatın gelişimini, medeniyetten arındırılmış bir saflık içinde yeniden düşünür. Onun adadaki yalnızlığı, tarihten kopuş değil; tarihin en başına dönüş anlamına gelir.
Bu kadim hafızayı besleyen anlatılardan biri de Hasan el-Basrî’ye atfedilen şu rivayettir:“Âdem (a.s.) cennetten indirildiğinde yüz yıl boyunca ağladı; sonunda gözyaşları Serendib adasının vadilerini bereketli topraklara dönüştürdü.”
Bu rivayet, Serendib’i yalnızca coğrafî bir mekân değil; insanın düşüşüyle arınması arasındaki eşiği temsil eden bir sembole dönüştürür. Hayy’ın adası da tam bu eşikte durur: ne cennettir ne de şehir… İbn Tufeyl’in kurduğu bu ada, aslında her insanın içindeki ilk adadır. Medeniyet gürültüsünden önce, isimlerden ve öğretilerden arınmış hâliyle, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessiz menzil…
Ve belki de bu yüzden Hayy bin Yakzan, bir roman olmaktan çok, insanlığın hafızasına bırakılmış bir iç haritadır…
Hasıl-ı kelâm, Batı bu mirası kullandı, fakat adını anmadı. Hayy bin Yakzan, yüzyıllar boyunca okundu; dönüştürüldü, yeniden yazıldı, sekülerleştirildi, parçalandı ve farklı adlar altında dolaşıma sokuldu. Ancak her seferinde kaynağı silindi. Metin kaldı, iz kaldı, etki kaldı; fakat isim örtüldü…
Bugün Hayy bin Yakzan’ı yeniden hatırlamak, yalnızca tarih kitaplarında yapılacak bir dipnot düzeltmesi değildir. Bu, medeniyetler arası adaletin iadesidir. Çünkü fikirlerin de bir soyu, metinlerin de bir hafızası vardır. Ve hafıza, ancak hak teslim edilirse onarılır.
Zira Fransız Devrimi’nin arkasında yalnız Paris yoktur. O devrimin düşünsel harcında yalnız Voltaire’in kalemi, Rousseau’nun sesi, Descartes’ın şüphesi bulunmaz. Orada, Endülüs’ün suskun bir adası da vardır. İnsanlığın, hiçbir öğretmene, hiçbir kiliseye, hiçbir saraya ihtiyaç duymadan; yalnızca akıl, tecrübe ve tefekkürle hakikate yürüyebileceğini anlatan bir ada…
Bu açıdan bakıldığında İbn Tufeyl, yalnızca İslâm dünyasının bir filozofu değildir. O, modern dünyanın hâlâ borçlu olduğu; fakat bu borcu yüksek sesle anmaktan imtina ettiği kurucu akıllardan biridir. Aydınlanma’nın aklı, onun açtığı patikada yürümüş; devrim, onun kurduğu düşünsel zeminde filizlenmiştir.
Ve belki de en ironik, en sarsıcı hakikat şudur:
Batı, Aydınlanma’yı “aklın kurtuluşu” olarak anlatırken; bu kurtuluşun edebî ve felsefî provasının, bir Müslüman düşünür tarafından, Endülüs’te, bir ıssız ada hikâyesi veya ütopyası içinde çoktan yapılmış olduğunu yüzyıllar boyunca görmezden gelmiştir.
Bugün yapılması gereken şey açıktır:
Sessiz kalan adanın sesini geri vermek.
Unutturulan ismi yeniden telaffuz etmek.
Ve modern dünyanın, kendisini inşa ederken hangi kapılardan geçtiğini dürüstçe hatırlamak.
Çünkü hakikat, er ya da geç yolunu bulur.
Ve Hayy bin Yakzan, artık yeniden konuşmaktadır…
