Arap Ülkelerini Parçalama Projeleri: Bölgeyi Zayıflatmaya Yönelik İsrail Stratejisi

Arap Ülkelerini Parçalama Projeleri: Bölgeyi Zayıflatmaya Yönelik İsrail Stratejisi

Arap bölgesinin tanık olduğu siyasal çözülme toplumsal çöküş ve uzun süreli çatışmalar artık birbirinden kopuk iç krizler ya da Arap Baharı ve sonrasındaki dönüşümlerin kendiliğinden sonuçları olarak görülemez. Bu süreç, giderek çok sayıda devletin sistematik biçimde parçalanması ve zayıflatılması temelinde yeniden şekillendirildiğini gösteren birikimli bir seyri yansıtmaktadır. Bu seyrin merkezinde, Arap dünyasını sürekli bir akışkanlık ve kalıcı çatışma hâlinde tutmayı hedefleyen, sürekliliği ve tehlike düzeyi yüksek olan İsrail projesi yer almaktadır. Bu yaklaşım, “böl ve yönet” ilkesine dayanan eski bir stratejik doktrinden beslenmekte; parçalanmış ve gerçek bir denge ya da caydırıcı güç üretemeyen bir çevrede İsrail’in bölgesel üstünlüğünü ve varlığını güvence altına almanın temel aracı olarak görülmektedir.

Tarihsel olarak İsrail, güvenliğini yalnızca sınır savunması meselesi olarak değil, çevresindeki devletlerin ve toplumların yapısal niteliğiyle ilgili bir konu olarak ele almıştır. İstikrarlı, güçlü kurumlara sahip ve kapsayıcı bir ulusal kimlik inşa edebilmiş Arap ya da İslam devletlerinin varlığı, doğrudan bir savaş olmasa dahi uzun vadeli stratejik bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu nedenle İsrail, Arap iç yapısını parçalamaya yönelik bir stratejiye yönelmiş; mezhepsel, etnik ve bölgesel ayrışmaları besleyerek yönetilebilir toplumsal çeşitliliği varoluşsal çatışmalara dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu yaklaşım, ABD ile birlikte benimsediği “yaratıcı kaos” planı çerçevesinde hayata geçirilmiştir.
Bu politika çoğu zaman doğrudan askerî müdahalelerle değil, çatışmaların uzaktan yönetilmesi, yerel aktörlerin araçsallaştırılması, devlet dışı güçlerin desteklenmesi ve azınlıkların teşvik edilmesi yoluyla uygulanmaktadır. Suriye, Irak, Yemen, Libya, Sudan ve Somali örneklerinde görüldüğü üzere, uzun süreli yıpratma savaşları devletleri ve toplumları birlikte tüketmekte, iyileşme ve yeniden inşa ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Yemen Cumhuriyeti, coğrafyanın parçalama projelerinde nasıl araçsallaştırıldığını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Dünyanın en önemli deniz geçişlerinden biri olan Babülmendep Boğazı üzerinde yer alan bu ülke, İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın iç içe geçmiş çıkarlarının şekillendirdiği açık bir savaş alanına dönüştürülmüştür. Yemen’in parçalanması yalnızca 2014’ten bu yana İran destekli Husilerin meşru yönetime karşı gerçekleştirdiği darbe, Sana’yı ve birçok vilayeti silah zoruyla ele geçirmesi sonucunda derinleşen insani ve ekonomik yıkımı ifade etmemektedir. Aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güvenlik denklemlerinde son derece kritik bir konuma sahip olan bir coğrafyanın işlevsizleştirilmesi ve Arap Yarımadası’nın iç çatışmalara sürüklenerek etkin bir siyasal ve stratejik rol üstlenmesinin engellenmesi anlamına gelmektedir. Yemen’deki iç bölünmeler uzun vadeli bir savaşın yakıtına dönüştürülmüş; merkezi, egemenliğini yeniden tesis edebilecek bir devletin oluşumu sistematik biçimde engellenmiştir. Bu bağlamda, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen Güney Geçiş Konseyi’nin Hadramut ve Umman sınırındaki Al-Mehra vilayetlerine yönelik saldırıları, Yemen’in kuzeyinden ayrılma girişimi olarak öne çıkmış; ancak 5 Ocak’ta meşru hükümetin Suudi desteğiyle bu vilayetlerde yeniden kontrolü sağlamasıyla süreç farklı bir evreye girmiştir. Yemen hükümetinin, BAE ile ortak savunma anlaşmasını iptal ederek ülkeyi terk etmesi için 24 saatlik süre tanıması ve öncesinde Suudi Arabistan’ın Mukalla Limanı’ndaki Emirlik askeri sevkiyatlarını hedef alması, Riyad–Abu Dabi ilişkilerinde ciddi bir gerilime yol açmıştır.
İsrail’in Somali topraklarını tanıması ve benzer bir senaryonun Yemen–Suudi Arabistan sınırında tekrarlanabileceğine dair endişeler, bu gerilimi daha da derinleştirmiştir.

Suriye’de 2011’den bu yana süren savaş, bu tür bir parçalama modelinin tipik örneğini oluşturmuştur. İsrail, Suriye devletinin zayıflamasından, kurumlarının aşınmasından ve ordusunun yıpratılmasından doğrudan fayda sağlamış; ülkenin Kürtler, Dürziler ve Aleviler arasında çok katmanlı bir çatışma alanına dönüşmesi bu süreci pekiştirmiştir. Beşar Esad rejiminin çöküşü sonrasında Suriye ordusunun imkânlarının tahrip edilmesi, İsrail’in Suriye topraklarının derinliklerine yönelik sürekli müdahaleleri ve Golan Tepeleri işgalinin devamı, çatışmanın sürdürülmesine yönelik bilinçli bir stratejiyi yansıtmaktadır. Amaç, Suriye’yi bölgesel etkiden yoksun bırakmak ve yeniden inşayı son derece karmaşık hâle getiren bir toplumsal-siyasal parçalanmışlığı kalıcılaştırmaktır.

Lübnan sahnesi de bu tablodan büyük ölçüde farklı değildir. Mezhepsel sistemiyle yıpratılmış ve bölgesel vekâlet savaşlarının alanına dönüşmüş olan Lübnan, onlarca yıldır egemen ve birleşik bir karar üretemeyen, işlevsiz bir devlet örneği olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, İsrail’in kuzey cephesini kalıcı biçimde zayıf tutma stratejisine doğrudan hizmet etmekte; Hizbullah bahanesiyle Lübnan’ın yıkıma sürüklenmesi ve İsrail’e karşı caydırıcı bir ulusal ordunun inşa edilmesinin engellenmesi meşrulaştırılmaktadır.

Sudan ve Libya’da da benzer bir tablo farklı biçimlerde tekrar etmektedir. Sudan’da merkezi devletin çözülmesi, milislerin güçlenmesi ve çatışmanın uluslararasılaştırılması; büyük kaynaklara ve Afrika’da stratejik bir konuma sahip olan ülkeyi zayıflatmıştır. Sudan’daki istikrarsızlığın sürmesi, İsrail’in ulusal güvenliğinin doğrudan uzantısı olarak gördüğü Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda nüfuz haritalarının yeniden çizilmesine zemin hazırlamaktadır.
Libya ise 2011’den bu yana silahlı güçlerin çekiştiği, dış müdahalelerin iç içe geçtiği çökmüş bir devlete dönüşmüştür. Bu durum, alternatif bir inşa projesi olmaksızın devletin yıkılmasının, halkların beklentilerinden çok parçalama projelerine hizmet eden uzun vadeli bir stratejik boşluk ürettiğini açıkça göstermektedir.

Somali ve Afrika Boynuzu’nda yaşananlar da bu geniş bağlamdan ayrı değerlendirilemez. On yıllardır çöküş ve çatışma yaşayan Somali devleti, uluslararası deniz ticaret yollarını kontrol eden ve Arap dünyasına Afrika kanadından komşu olan hassas bir bölgede dolaylı nüfuzun genişletilmesi için elverişli bir zemin sunmaktadır. Bu bölgenin zayıflatılması yalnızca büyük güçlerin çıkarlarına hizmet etmemekte, aynı zamanda Arap dünyasını istikrarsız alanlarla çevreleyerek tutarlı bir stratejik derinlik inşa etmesini engellemeyi amaçlayan İsrail vizyonuyla da örtüşmektedir.

Bu parçalama projelerinin en tehlikeli yönü, yalnızca dışarıdan yönetilmeleri değil; büyük ölçüde bölgesel ve yerel vekillere dayanmasıdır. Her bir aktörün kendine özgü hesapları olsa da tüm bu süreçler, Arap ve İslam ulus-devletini zayıflatma ve onu kolayca nüfuz edilebilir, araçsallaştırılabilir kırılgan bir yapıya dönüştürme hedefinde birleşmektedir. Bu çerçevede çatışmalar, çözülebilir iç meseleler olmaktan çıkarak karmaşık bir bölgesel oyunun araçlarına dönüşmekte; şiddet ve kaos, gerçek bir uzlaşmayı ve kalıcı istikrarı imkânsız kılacak şekilde yeniden üretilmektedir.

İsrail’in bölgeyi zayıflatmaya yönelik projesinin en tehlikeli boyutu, krizleri istismar etme kapasitesinden ziyade Arap iç yapısının kırılganlığına ve çeşitliliği yönetebilecek, vatandaşlık ve adalet temelli yeni bir toplumsal sözleşme üretebilecek kapsayıcı bir siyasal projenin yokluğuna dayanmasıdır. Parçalanma yalnızca zor yoluyla dayatılmaz; alt kimliklerin, kapsayıcı ulusal kimliğin yerine geçmesiyle de kök salar. Bu nedenle bu projelerle mücadele, söylemlerle ya da tüm sorumluluğu dış aktörlere yüklemekle mümkün değildir. Aksine, ulusal devlet fikrini yeniden merkeze alan, Arap–İslam dayanışmasını güçlendiren ve başta Türkiye, Pakistan, Malezya ve Endonezya olmak üzere etkin devletlerle birlikte bağımsız bir İslami siyasi iradeyi yeniden inşa etmeyi hedefleyen ciddi bir stratejik okuma gerekmektedir. Ancak bu yolla, yayılmacı Siyonist projenin devletleri parçalama girişimlerinin önü kesilebilir.

Diğer Yazıları

Yorum Yaz