Çınlayan Minareler Kutlayan Sokaklar: Türkiye'de Bu Yıl Eşsiz Bir Ramazan
Türkiye’de Ramazan ayı İslam kimliğine sahip bir ülke olarak modern tarihi boyunca şehirlerin kendi ruhsal ve toplumsal özlerini yeniden keşfettikleri yoğun bir dönüşüm anını temsil eder. Ancak bu yılın Ramazan’ı, derinlik, yaygınlık ve özgünlük bakımından daha belirgin bir nitelik kazandı. Adeta kamusal alanın bütünü, din ile gündelik hayat arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan duygusal bir katılım hâline büründü. Maneviyat artık yalnızca cami duvarları içinde ya da bireysel ibadet pratikleriyle sınırlı kalmadı; aksine sokaklara, okullara ve mahallelere taşarak ibadet huzuru ile kolektif coşkunun iç içe geçtiği bütüncül bir toplumsal tablo oluşturdu.
Ramazan’ın ilk gününden itibaren Türkiye’nin dört bir yanında İstanbul’dan Anadolu’nun içlerine kadar şehirler, cami minareleri arasına asılan ışıklı mesajlarla Ramazan’ı selamlayan ve onun değer dünyasını hatırlatan “mahya” geleneğini yeniden canlandırdı. Bu görsel manzara, ezan ve teravih sesleriyle birleşerek tarihî ve estetik zenginliğiyle öne çıkan camilerde yankı buldu; özellikle Sultan Ahmed Camii, Fatih Camii ve Ayasofya Camii gibi mekânlarda ortaya çıkan atmosfer, Osmanlı dönemine uzanan köklü medeniyet hafızasını sembolik biçimde yeniden hatırlattı. Zira o dönemde Ramazan, dinî yaşantı ile toplumsal kimliği bir araya getiren en önemli ortak zamanlardan biri olarak kabul edilirdi.
Bu yıl özellikle Türkiye, ideolojik bir söylemden ziyade toplumsal tabandan yükselen bir gerçeklik olarak tarihsel kökleri olan İslami kimliğini yeniden görünür kılıyor gibiydi. Ramazan’ın etkisi şehir merkezlerinden mahallelerin en uç noktalarına kadar yatay biçimde yayıldı. Belediyelerin kurduğu ışıklandırılmış alanlar, Ramazan çadırları ve süslemelerle birlikte, sakinlerin balkonlarını ve girişlerini fenerler ve hilallerle donatmaları mahalleleri küçük kutlama alanlarına dönüştürdü. Komşular arasında iftar yemeklerinin paylaşılması ve ortak sofraların kurulması gibi gelenekler yeniden canlandı; bu durum yüzyıllardır Türk toplumunun temel özelliklerinden biri olan dayanışma ruhunu yansıttı.
Aynı şekilde cami avlularında ve çevrelerinde kurulan iftar sofraları da güçlü bir şekilde geri döndü. İftar öncesinde bir araya gelen insanlar; hurma, zeytin, Ramazan pidesi ve sıcak çorba gibi sade yiyeceklerin bulunduğu sofralarda buluştu. Bu sahneler, Osmanlı döneminde gelişen ve yolcular ile ihtiyaç sahiplerine ayrım gözetmeksizin yemek sunmayı esas alan vakıf geleneğinin sürekliliğini yansıttı.
Mahalle camilerinden büyük selatin camilerine kadar yayılan bu sofralar yalnızca bir yardım faaliyeti değil, gündelik dayanışmayı yeniden üreten bir toplumsal pratik hâline geldi. Varlıklı ile dar gelirli, yerli ile göçmen aynı sofrada buluşarak İslam’ın eşitlik anlayışını simgesel düzeyde görünür kıldı.
Bu toplumsal hareketlilik eğitim kurumlarına da yansıdı. Okullar ve üniversiteler, sınıfların süslendiği; kültürel etkinlikler, ilahi programları ve öğrenci inisiyatiflerinin düzenlendiği etkileşimli mekânlara dönüştü. Böylece çocuklar ve gençler, Ramazan’ı yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak değil, aynı zamanda değerler ve toplumsallıkla iç içe geçmiş bir deneyim olarak yaşama fırsatı buldu. Bu durum, dinî sembollerin yeni kuşaklara doğal ve dayatmasız biçimde aktarılmasının dikkat çekici bir örneğini oluşturdu.
Bu dönüşüm, kendiliğinden gelişen bir dindarlık eğilimiyle yakından bağlantılıdır. Özellikle gençler arasında, kurumsal ya da zorlayıcı yapılardan bağımsız biçimde ibadetlere yönelik gönüllü bir yönelim gözlemlendi. Teravih namazlarına katılım arttı; iftar öncesinde su ve hurma dağıtan gençlik girişimleri ortaya çıktı. Ramazan pidesi almak için oluşan kuyruklar ve gönüllü dayanışma faaliyetleri, kamusal alanın insani boyutunu yeniden canlandırdı. Bu canlılık yalnızca büyük şehirlerle sınırlı kalmayıp farklı şehir ve köylere de yayıldı; yerel toplumun desteğiyle meydanlarda ve camilerde kurulan toplu iftar sofraları Ramazan manzarasının ayrılmaz bir parçasına dönüştü.
