“Benlik Cumhuriyeti”: Arap Z Kuşağı ve Kendini Geliştirmeye Kaçış

“Benlik Cumhuriyeti”: Arap Z Kuşağı ve Kendini Geliştirmeye Kaçış

Arap Z kuşağının kişisel geleceğe dönük iyimserliği, Ipsos’un Ortadoğu ve Kuzey Afrika araştırma verileri üzerinden yorumlanıyor. Yazı, bu verilerden hareketle “umudun özelleştirilmesi”ni; neoliberal özne, dijital narsisizm ve bakım krizi bağlamında analiz ediyor, kamusal umudu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Yirmili yaşlarının başında bir genci hayal edin: Kahire’nin, Riyad’ın ya da Kazablanka’nın kalbinde gürültülü bir kafede oturuyor. Kulağında onu “milyoner zihniyeti”nden, zamanı nasıl organize edeceğinden, girişimcilik kurslarına katılmaktan söz eden podcast dünyasına taşıyan kablosuz kulaklıklar var. Önünde ise ailesinin birikimlerini kemiren küresel enflasyonun haberleriyle birlikte kripto paraların ve altının fiyat dalgalanmalarına dair bildirimleri durmadan gösteren bir akıllı telefon ekranı…

Bu genç, orta sınıf ve üst orta sınıftan Arap “Z Kuşağı”na (Generation Z) mensup. Garip bir duygusal paradoks yaşıyor: Etrafındaki dünyanın açıkça çöktüğünü görüyor; fiyatlar delicesine fırlıyor, savaşlar her yerde, çevre tehdit altında, ailesinin yaşam seviyesi geriliyor, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetleri çöküyor… Ama kendisine 2026’daki kişisel geleceği sorulduğunda şaşırtıcı bir güvenle gülümsüyor ve şunu söylüyor: “Ben iyimserim; kişisel planım hazır, hedeflerimi gerçekleştireceğim.”

Bu sahne gelip geçici bir durum değil; Ipsos şirketinin hazırladığı “2026 Beklentileri – Ortadoğu ve Kuzey Afrika” araştırmasının açığa çıkardığı şeyin insani çekirdeği tam da budur. Karşımızda, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, küçük cankurtaran botunu batmak üzere olan büyük gemiden ayırmaya karar vermiş bir kuşak var.

Bu olguya “umudun özelleştirilmesi” adını veriyorum: Artık hayal, bir vatan inşası ya da toplumu değiştirme gibi kolektif bir proje değil; bütünüyle “benlik”e yapılan kişisel bir yatırıma dönüşmüş durumda. Görece uzun bu makalede, bu paradoksun derinliklerine ineceğiz; çoklu analiz mercekleri kullanarak umudun “ortak siyasal hak” olmaktan çıkıp “kişisel bir meta”ya nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışacağız.

Toplumsal sözleşmenin sıvılaşması

Müteveffa sosyolog Zygmunt Bauman, çağdaş gerçekliğimizi anlatmak için “akışkan modernite” kavramını kullanır. Geçmişte devlet, geniş aile, kalıcı iş gibi kurumlar bireye güven ve geleceği öngörebilme duygusu veren “katılıklar”dı. Bugün ise her şey eridi; her şey akışkan hâle geldi.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde bir zamanlar “otoriter toplumsal sözleşme” denilen şey vardı: Devlet, siyasal sadakat ve özgürlükler konusunda sessiz kalma karşılığında işe yerleştirme, hizmet, sübvansiyonlu mal sağlar. Bugün bu sözleşme pratikte birçok ülkede sona erdi. Genç kuşaklar, borçlar ve uluslararası ekonomik tavsiyelerin baskısı altında devletin refah sağlayıcı rolünden kademeli çekildiği bir döneme uyandı.

Ipsos araştırmasının verileri bu gerçeği çarpıcı biçimde yansıtıyor: Katılımcıların %84’ü 2026’da kişisel hayat yolculuğu konusunda iyimser olduğunu söylerken, aynı araştırmada %70’i fiyatların gelirlerinden daha hızlı artmaya devam edeceğini kabul ediyor. Bu, gençlerin kendilerine yalan söylemesi değil; Bauman’ın “sistemik çelişkilere bireysel çözümler” dediği şeydir. Z Kuşağı “toplumun” ya da “devletin” artık koruma sunan bir yer olmadığını kavradı; bu yüzden psikolojik ve maddi kalelerini kendileri inşa etmeye yöneldi.

Bu “sıvılaşma” sosyal iletişimin biçimine de uzanıyor: Gençlerin %80’i yüz yüze görüşmelere kıyasla internet üzerinden daha fazla zaman geçirmeyi bekliyor.

Bu, yalnızca teknoloji merakı değil; kısıtlarla dolu, yıpranmış “kamusal alan”dan kaçıp kontrol edilebilir “ağlar”a sığınmadır. Dijital dünyada bir tuşla hoşlanmadığını “engelleyebilirsin”; ama sokakta gerçekliğin acı sürtünmelerine katlanmak zorundasın.

Z kuşağından orta ve üst orta sınıf bir Arap genç, dünyanın çöktüğünü görür; ama gülümseyerek “iyimserim, planım hazır” der.

Elbette bu gençlerin ortak dertlerini ifade ettikleri siber kamusal alanlar da var. Bu da “aktivizmin” ne zaman ve nasıl internetten gerçeğe taşındığını inceleyen derin araştırmaları gerektiriyor — geçen yıl Fas’ta ve Küresel Güney’in birçok ülkesinde görüldüğü gibi.

Ne var ki dikkat çeken şudur: Bir zamanlar özel kaygıların kamusal davalara dönüştüğü meydanlar, küçük ve yalıtık ekranlara dönüşmüştür. Bu dönüşüm, genci “vatandaşlık zırhı”ndan mahrum bırakmış; onu küresel piyasa dalgalanmaları karşısında yapayalnız, korunmasız bir birey hâline getirmiştir.

Araştırmanın ortaya koyduğu üzere gençlerin %88’inin net kişisel hedefler belirlemeyi planlaması, “hayat kurma yükü”nün toplumdan bireyin sırtına taşındığının en belirgin işaretidir. Genç başarılı olursa başarı bireysel zekâsına bağlanır; başarısız olursa suç bütünüyle onun omzuna yüklenir: ekonomik politikalar ya da fırsat yokluğu değil. Z Kuşağı’nın “özel iyimserliğinin” bedeli bu devasa baskıdır.

Tasarruf eden ruh

Neoliberal akıl içinde insan artık asli hakları olan bir yurttaş değil; “start-up şirketi” ya da “insan sermayesi” gibi görülür. Siyaset düşünürü Wendy Brown, neoliberalizmin yalnızca ekonomik politika değil, insanın ruhunu şirket mantığına göre yeniden şekillendiren bir yönetim aklı olduğunu anlatır.

Bölgemizde Z Kuşağı artık devleti dönüştürecek büyük devrimlerin hayalini kurmuyor; kendini küresel iş piyasasında daha iyi “pazarlamanın” yollarını düşünüyor. Sesini duyuracak ölçüde protesto eder — hatta bir rejim düşürebilir — ama alternatif inşa edemez. Dijital ya da sahadaki protestolarında çok doğrudan ve somut talepleri öne çıkar. Değerleri ve insani hassasiyeti nettir; ancak bunun pratik politikalara dönüşmesi gerekir.

Ipsos araştırması, gençlerin %64’ünün 2026’da kişisel mali durumlarının iyileşeceğini beklediğini gösteriyor; enflasyonlu ekonomik ortamı derinden bilmelerine rağmen…

Eleştirel açıdan bu iyimserlik, bireylerin “ahlaki sorumluluğu” üstlenmeye zorlanmasının sonucudur. Resmî ve gayriresmî söylemler gence şunu der: “Fakirliğinden de zenginliğinden de sen sorumlusun.” Böylece umut, bireyin kendini geliştirme kapasitesine ve dijital fırsatları kapmasına yapılan “spekülatif yatırım” olur.

Ufkun bu daralması, araştırmada gençlerin önceliklerinde görülür: “Mali hedefler” %48 ile, “kişisel gelişim hedefleri” %43 ile önde gelirken; “toplumsal katılım hedefleri” yalnızca %6 gibi marjinal bir oranla kalmıştır.

Bu, Mark Fisher’ın “kapitalist gerçekçilik” dediği zihinsel haldir: mevcut sistemin alternatifini hayal etmek neredeyse imkânsızlaşır. Bir yandan da gençlerin klasik siyasal-sivil alana duyduğu güvensizliği yansıtır. Başka araştırmalar, gençlerin kurumları ve gelenekleriyle mevcut siyaset alanından farklı bir siyaset alanı aradığını gösteriyor.

Bölgemizdeki kimi gençler için “özgürlük”, siyasi katılımdan çok “marka seçme özgürlüğü” ya da internet üzerinden serbest çalışma (freelance) özgürlüğü anlamına geliyor.

Bu neoliberal “kimya”, geleceğe dair varoluşsal kaygıyı çalışkanlığın yakıtına dönüştürüyor. Araştırmadaki iyimser genç sürekli “seferber” hâlde: Boş geçirilen her saat, kendine yapılan yatırımın kaçırılmış fırsatıdır. Umut bütünüyle özelleşir: dünya yanarken bile kendi kişisel başarımı düşlerim; çünkü yangını birlikte söndürebileceğimize dair inancı kaybettim.

Vahşi kapitalizm

Filozof Nancy Fraser, kapitalizmi geniş bir kavramla ele alır: Ona göre kapitalizm sadece mal alışverişi değil; “gizli sığınaklar” üzerinde yaşayan yırtıcı bir toplumsal sistemdir.

Bu sığınaklar: doğa, kamu otoritesi ve “toplumsal yeniden üretim”dir (aile ve toplum içinde yürütülen bakım emeği). Bugün finansal kapitalizm bu dayanaklara yükleniyor: bakım ve toplumsal bağlara ayrılan zamanı üretim ve işe dönüştürüyor.

Ipsos’un gençlerin zihinsel ve bedensel sağlık konusunda yüksek iyimserlik oranını (%82) Fraser’ın “bakım krizi” teorisi ışığında okumalıyız. Ortadoğu’da devlet sağlık ve sosyal hizmetlerden çekilirken bakım yükü bütünüyle aileye, ama ailenin de aşınmasıyla giderek gençlerin omzuna yıkılıyor… Peki gençler bu baskı altında niçin psikolojik sağlık konusunda iyimser?

Burada Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” açıklaması devreye girer: Neoliberalizm “insan ruhunu” bir üretim hedefi olarak keşfetti. Bu çağda “psikolojik iyileşme”, acıdan kurtuluş değil; işe daha verimli dönebilme kapasitesidir.

Z Kuşağı için psikolojik sağlık kişisel sorumluluktur: üzgünsen, yoga yap; meditasyon uygulaması indir… Hayatın baskısının kökenini sorgulama.

Savaşlar, soykırımlar ve yaşam krizleriyle dolu bir bölgede %82 psikolojik iyimserlik, bir “hayatta kalma ve uyum stratejisi” olabilir. Bu bir “zorunlu iyimserlik”tir: Rekabeti sürdürebilmek için iyi olmak zorunda hissedersin. Böylece yabancılaşma, siyasal ve ekonomik yaraların sonucu değil, beynin kimyasal bir sorunu gibi ele alınır.

Umut özelleşir: yalnızca iş piyasasında kullanılabilir kalmak için ruhun “periyodik bakımı”na dönüşür.

Bireysel sığınak olarak altına yatırım

Araştırmada belirgin bir diğer nokta: 2026’da altına yatırım eğiliminin yükselmesi. Gelirini aşacak enflasyon bekleyen bir kuşak için altın, “enflasyon vergisinden” kaçma ve emeğinin gerçek değerini koruma girişimidir.

Bölgedeki gençlerin altına yüksek değer atfetmesi, öncelikle finansal istikrarsızlık ve kronik enflasyona rasyonel bir tepkidir.

Çağdaş para ekonomisinde bireyler “finansal ölçekte sürekli daralma-genişleme” ile karşı karşıyadır; bu da mali egemenlik fikrini yıkar. Altına talep yalnız enflasyona karşı korunma değil; devletin koruyucu rolünden çekildiği çağda daha derin bir “kesinlik ve güvenlik” arayışıdır.

Gençlerin %75’inin altın fiyatlarının “tarihi düzeylere” ulaşacağını düşünmesi, hayatta kalmayı bir tür “spekülasyon projesi” olarak gördüklerini gösterir.

Bu “Darwinci neoliberal dünyada”, altın sadece takı değil; belirsiz gelecekte rekabet avantajı sağlayacak bir “kaldıraç”tır. Bu öz yatırım, kişinin kendisinin “kendine uzman” olmasını; varlıklarını azami etkinlikle yönetmesini; dönüşümlere sürekli tetikte olmasını gerektirir.

Altına yatırım, sosyal korumanın yeniden özelleştirilmesidir: “vatandaşlık zırhından” arınmış birey, toplumsal sarsıntıya karşı özel bir sığınak arar.

Adaletsiz bir dünyada yanlış çerçeveleme

Ipsos araştırması, kaderinin sınır-aşırı güçlere bağlı olduğunun farkında bir kuşak gösteriyor: Ukrayna ve Gazze savaşlarının bitmesini bekliyorlar; yapay zekâ haberlerini izliyorlar. Ancak adalet algıları, Nancy Fraser’ın “yanlış çerçeveleme” dediği sorundan muzdarip: adaletin kimleri kapsayacağı sınırları yanlış çiziliyor; mağdurlar şikâyetlerini iletemiyor; bazı gruplar görünmez hâle geliyor; küresel meseleler yerel dar alana sıkıştırılıyor.

Eskiden birey adaleti devletinden isterdi. Bugün Tunus’taki, Ürdün’deki, Mısır’daki gencin kaderini belirleyen kararlar IMF bürolarında ya da Silikon Vadisi şirketlerinin algoritmalarında alınıyor.

Karar alma yeri ile etkilenme yeri arasındaki bu uçurum devasa bir “demokratik açık” üretiyor. Gençlerin %64’ünün hükümetlerden büyük teknoloji şirketlerini düzenlemesini beklemesi, gerçek gücün dijital buluta taşındığının farkında olduklarını gösteriyor. Ancak sorun “katılımcı eşitlik” yokluğu: genç kendini karara ortak yurttaş değil; karardan etkilenen bir “kullanıcı” gibi hissediyor.

Umut, özelleştirme zindanından kurtarılmadıkça siyaset yeniden kolektif proje olamaz.

Z kuşağının bir kesimi için siyaset, “değerler ve ortak gelecek üzerine tartışma” olmaktan çıkıp teknik sorun çözmeye dönüşmüştür. Kurumlarda sesleri olmadığı için “hayatta kalan bireyin iyimserliği”ne sığınırlar.

“Çift toplum” içinde yaşıyorlar: dijital becerileri ve dil bilgisi olanlar ile geride kalanlar. %84’lük iyimserlik, aslında neoliberal Darwin dünyasında hayatta kalabileceğini düşünenlerin iyimserliğidir. Geride kalanlar ise “haram umut”a sığınır: her şeyin yasadışı ticaretine.

Ağların narsisizmi

Araştırmanın en kaygı verici sonucu: dijital etkileşimin yüz yüze iletişimi %80 aşacağı beklentisi. Bauman bunun, “kolektif eylemin etkili temsilinin çöküşü” olduğunu söyler.

Meydanlar, kafeler, üniversitelerde yüz yüze temas “müzakere” ve ortak hedefe bağlılık üretir. Dijital etkileşim ise çoğu zaman yalıtıcıdır: kişi kendisiyle aynı düşünenlerle çevrilenir; varsayımlar güçlenir, sorgulanmaz.

Bu “ağ narsisizmi”, neoliberalizmin atomize bireyciliğine hizmet eder. Gençler sanal dünyaya kapanarak toplumun gerçek sorunlarından koparlar.

Kamusal alan siyasal tartışma mekânı olmaktan çıkar; kişisel başarıların sergilendiği ya da bireysel şikâyetlerin paylaşıldığı “itiraf sahnesi”ne döner. Hashtag gibi katılım simülasyonları sahte etki hissi üretir; oysa iktidar yapısında somut bir sonuç doğurmaz.

Gençlerin %53’ünün iklim değişikliğini durduracak “öncü teknoloji” umudu, “teknolojik düzeltme”ye aşırı inancın göstergesidir.

Bu, içlerindeki “siyasal insan”ın aşınmasını gösterir: çevre krizini siyasal olarak değiştirilmesi gereken ekonomik modelin sonucu değil; Elon Musk gibi birinin mühendislik mucizesiyle çözeceği teknik problem sanırlar. Bu iyimserlik, halkların kolektif alternatif üretme kapasitesini kaybettiği geçiş döneminin kaygı verici işaretidir.

Yıkıntı içinde özel bir ütopya arayışı

Tüm eleştirel analizlere rağmen bu kuşağın şaşırtıcı “esnekliği” görülmeli: “resmen özgürler ama aşırı kırılganlar.”

Ortadoğu ve Kuzey Afrika gençleri aptal değil: küresel ve ulusal sistemin kendileri için işlemediğini biliyorlar; bu nedenle kişisel hayatlarında “küçük bir ütopya” kurmaya çalışıyorlar.

Ipsos, adaletsiz dünyadan usanmış ama kırılmak yerine kendini geliştirmeye yönelmiş bir kuşağı belgeliyor. Hedefler üzerinden anlam üretmek istiyorlar (%88).

Ama kişisel başarı istikrarlı gelecek için yeterli mi? Sosyoloji ve tarih “hayır” der. Çünkü iklim krizi, finansal çöküş, iç savaşlar, dijital becerisi olana olmayanı ayırmadan herkesi vurur.

Z kuşağının iyimserliği, sessiz bir çığlıktır: “Dünyayı değiştiremiyorsam kendimi değiştiririm; belki kurtulurum.” Sürekli “olağanüstü hâl” içinde yaşarlar; umutları finansal ve teknik renge bürünür.

Bu kuşak “sömürülen yurttaş”tır: platform ekonomisinde (Gig Economy) güvencesiz çalışır; buna rağmen LinkedIn’de kameraya gülümseyerek iyimserliğini ilan eder. Trajediyle kahramanlık aynı karede buluşur.

Kamusal umudu geri kazanmak

Sonuç olarak, Ipsos’un çizdiği üzere Ortadoğu’da Z kuşağının özelleştirilmiş umudu, neoliberal kontrolün gelişmiş bir mekanizmasıdır: Sistem, büyük yapısal çelişkileri “kişisel meydan okuma”ya çevirerek gençlerin enerjisini ortak mücadele yerine rekabete yönlendirir.

Peki bu durum sürebilir mi?

Tarih “bireysel çözümlerin” aşamayacağı bir tavan olduğunu öğretir. Z kuşağının “hayatta kalanın iyimserliği”nden “inşa edenin umudu”na geçebilmesi için Nancy Fraser’ın çağrısıyla “geniş ölçekli düşünme” gerekir: enflasyon, savaş, fiyatlar gibi “kişisel kaygıların” kamusal meselelere dönüşmesi ve kolektif çözüm üretmesi.

Ipsos verileri, sistemlerin başarısı olarak değil; adalete dönük örtük talep olarak okunmalı. Gençler teknolojinin düzenlenmesini istiyor, psikolojik sağlığa önem veriyorsa daha insani bir dünya talep ediyordur.

Ortadoğu’da Z kuşağının tarihsel görevi, “kişisel gelişim dosyalarına” dağılmış hayallerini yeniden toplamak ve hayatı kâr ve rakama indirgemiş “neoliberal varoluş”a meydan okuyacak bir toplumsal blok kurmaktır. Umut özelleştirmenin zindanından çıkarılmalı; yeniden kolektif güç hâline getirilmelidir ki birlikte karar verelim: nasıl bir dünya istiyoruz?

Yaşadığımız sosyal boşluk bitmeyecek; yeni bir toplum doğmayacak; ta ki “geleceğe hazırlanmak” herkesin temsili ve kapsamlı adalet için düzen kurmak anlamına gelene kadar… yalnızca piyasa için ehliyeti artırmak değil.

Gerçek iyimserlik “Ben iyi olacağım” demek değil; “Hepimiz iyi olacağız, çünkü bunu birlikte inşa edeceğiz” diyebilmektir.

 

al Jazeera’de yayınlanan yazı, tezkire.net için Yunus Badem tarafından tercüme edilmiştir.

 

Diğer Yazıları

Yorum Yaz