Bu Kişisel Değil
Sayısız Hollywood filminde tekrar eden bir replik vardır. Amerikan pragmatizmini ve iş ahlakını belki de en çıplak hâliyle anlatır:
“Bu kişisel değil.”
Bu repliğin geçtiği sahneler tanıdıktır. Bir mafya elemanı silahı adamın kafasına dayar. Bir tetikçi, karşısındakinin ailesinin hayatına kast eder. Ve tam o anda, sanki bir açıklama borcu varmış gibi, sakin bir cümle kurar:
“Ahbap, bunu kişisel alma. Bu sadece bir işti.”
Bu cümle bir özür değildir. Bir pişmanlık ifadesi hiç değildir. Yapılanı ahlaki bir mesele olmaktan çıkarıp teknik bir işleme indirger. Kurbanla fail arasındaki ilişkiyi koparır. Duyguyu devre dışı bırakmanın, yapılanı sıradanlaştırmanın yoludur. Seni veya bütün aileni öldürecek kadar gaddar olabilirim ama bir ruh hastası değilim. Bu işi zevk almak için yapmıyorum. Senden veya ailenden nefret etmiyorum. Sizi tanımıyorum bile. Bu profesyonel bir işlemdir. Market tezgâhında elma satmak kadar mekanik, bir o kadar duygusuz. Sıradan bir işlem…
Bu replikler bizi bile bu kadar etkiliyorsa, bu kültürün içinden çıkan ve devleti yöneten zihinlerin dünyaya benzer bir yerden bakması çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Bu yüzden Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkinin, filmlerdeki o soğuk profesyonellikten bütünüyle farklı işlemesini beklemek fazla iyimserlikti.
İki gün önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri’nin sahadaki “birincil rolünün artık geçerliliğini yitirdiğini” söyledi.
Bu, işlevini yitirmiş bir ortaklığın kapatıldığını haber veren kısa ve soğuk bir cümleydi.
Tom, tetiği çekmeden önce, son derece profesyonel bir tonla; “bu kişisel değil”di demeye getirdi.
Amerika’nın soğuk ve teknik bir dille kapattığı dosya, sahada böylece kapanmış oldu.
Ancak mesele burada bitmedi. Asıl tartışma, bu kapanışın içeride nasıl karşılandığı ve nasıl tercüme edildiği üzerinden şekillendi.
Tom’un cümlesi nasıl anlaşıldı ve nasıl aktarıldı. .
SDG ve PKK çevresindeki karar vericilerin, bu ilişkinin başından beri kişisel olmadığını bilmemesi mümkün değildi. Bu coğrafyada siyaset, böyle bir saflığı kaldırmaz. Sorun, yaşananın gerçekten nasıl algılandığı değil; nasıl sunulduğuydu.
Profesyonel bir ilişki, aşağıya doğru bambaşka bir dile çevrildi; duygusal bir kopuş hikâyesine dönüştürüldü. Ve tam bu noktada mesele “ne oldu”dan çıkıp, “nasıl anlatıldı”ya evrildi.
Bu dilin kaynağı medya değildi; orası yalnızca taşıyıcıydı.Asıl olarak PKK ve Suriye Demokratik Güçleri’nin en üst düzeyinden, bilinçli biçimde kuruldu ve aşağıya doğru yayıldı.
Anonim sosyal medya hesapları, sembolik figürler ve sokak, bu dilin üreticisi değil; yeniden üreticisiydi. Yani görünenin aksine, bu bir taban tepkisi değil, tepeden aşağıya organize edilmiş bir anlatıydı.
Bu anlatının aşağıda nasıl yankı bulduğunu görmek zor değil. Yapay zeka tarafından hazırlanmış değilse şayet Şivan Perwer’e ait olduğu iddia edilen bir görüntüde, ağlamaklı ve yalvarıcı bir ses tonuyla Amerika’ya yöneltilen sözler, bu duygusal çerçevenin ne kadar güçlü biçimde içselleştirildiğini gösteriyordu:
“…Amerika yapma! Bizi her seferinde çağırıyorsun, birlikte savaşıyoruz, sonra bizi yalnız bırakıyorsun. En korkunç düşmanların karşııısnda….Lürfen buna izin verme Amerika!”
“Satıldık” söylemi dolaşıma sokuldu çünkü rahatlatıcıydı. Sorumluluğu dışarı atıyor, karmaşık ilişkileri tek cümlelik bir ihanet masalına çeviriyordu. Ama gerçek şu ki, ortada bir satıştan çok kaybedilmiş bir kumar vardı. Bütün Kürtler adına, bütün varlık ortaya sürülmüştü. Kasa boşaldığında ise öfke, başarısızlığın üzerini örtmenin en kullanışlı aracına dönüştü.
Bu dil romantik bir mağduriyet diliydi. Ahlaki bir hikâye kuruyordu: saf olanlar ve kötü olanlar. Oysa aynı aktörler, aynı soğukkanlılıkla, işlerine geldiğinde Beşşar Esad’la temas kurduğunda bu ahlaki dil bir anda ortadan kalkıyordu. Bu kez adına “zorunluluk” deniyor, “reel politika” deniyordu. İsrail’le ya da Amerika’yla kurulan açık işbirlikleri, Kürt milliyetçiliği adına yüce bir amaca hizmet ediyormuş gibi sunuluyordu.
Amerika ve İsrail ile kurulan ilişkide “kazanımlar” arttıkça bu dil karşılık buluyor, eleştiriler susturuluyordu. “Bölge devletlerine helal olan Kürtlere neden haram olsun?” cümlesi, bu meşrulaştırmanın ana anahtarıydı. Bu, klasik bir kumar psikolojisiydi. Kazandıkça cesaret arttı. Kazandıkça risk sıradanlaştı. Ve sonunda, artık küçük hamlelerle yetinmeyen bir akılla, her şey tek seferde masaya sürüldü. Kaybedildi. Ama kaybedenler, oyunu kuranlar değil; masaya sürülenler oldu.
Amerikalılar açısından bakıldığında, SDG’nin bu ilişkide bir çıkarı olduğunu bilmemek mümkün değildi. Bu coğrafyada kimse babasının hayrına savaşmıyor.
SDG de bu işbirliğine duygusal bir bağlılıkla değil, somut kazanımlar beklentisiyle girdi.
Güvenlik, alan hâkimiyeti, uluslararası meşruiyet… Bunların hiçbiri karşılıksız değildi.
O yüzden Amerika’nın gözünden bakıldığında ortada kandırılmış bir aktör yoktu.
Ortadoğu’da bir örgütün ne kadar anlam ifade ettiğini, ne kadar süreyle işe yarayacağını hesaplayamayacak bir devlet de yoktu. Bu ilişki, iki tarafın da birbirini kullandığı, sınırlı ve geçici bir düzenlemeydi. İş bittiğinde masanın dağılması sürpriz değildi.
Asıl soru şu olmalıydı: Baştan beri kişisel olmayan bir ilişkiyi neden sonradan kişisel bir ihanete çevrildi? Bu sorunun cevabı anlatının kurulduğu yerde aranmalı.
Baştan beri kişisel olmayan, tamamen araçsal bir ilişki olarak kurulan bu işbirliği, hesap tutmadığında başka bir dile tercüme edildi. Yanlış öngörüler, abartılmış beklentiler ve gerçekçi olmayan stratejik varsayımlar, başarısızlıkla yüzleşmek yerine ihanet anlatısına dönüştürüldü.
Bu, ilk kez yaşanan bir şey değil. 2015’te Çözüm Süreci çöktüğünde de benzer bir mekanizma devreye girmişti. Yanlış hesaplar, yanlış okumalar ve tutulamayan beklentiler açıkça tartışılmak yerine, bir kez daha “ihanet” diline havale edilmişti. Siyasi sorumluluk görünmez kılınmış, bedel yine aşağıya ödetilmişti.
Bu noktada sorumluluk sıradan insanlara değil; bu dili kuranlara aittir.
PKK ve Suriye Demokratik Güçleri çevresindeki karar verici kadrolar, baştan beri riskli olan bir hesabın neden tutmadığını açıkça tartışmak ve hesap vermek yerine, meseleyi duygusal bir kopuş hikâyesine çevirmeyi tercih etti. Böylece stratejik bir başarısızlık, kolektif bir mağduriyet duygusuna tercüme edildi.
Bu dil rastlantısal biçimde yayılmadı; bilinçli olarak dolaşıma sokuldu. Sosyal medya üzerinden yeniden üretildi, sembolik figürler aracılığıyla meşrulaştırıldı ve kısa sürede geniş bir öfke alanı yarattı. Bugün tanık olunan tepki, kendiliğinden bir toplumsal refleks değil; yukarıdan aşağıya inşa edilmiş bir anlatının sonucudur.
Öfke burada işlevseldir. Hesap sorulmasını engeller, yanlış kararların üzerini örter ve sorumluluğu soyut bir “dış güç” figürüne havale eder. Bu sırada sahaya sürülen çağrı nettir: kalkın, savaşın, direnin. Ama neye, kime ve hangi gerçekçi hesaba karşı olduğu belirsiz bir çağrı bu. Kürt milliyetçiliği bu noktada bir örtü işlevi görür. Tutmamış bir hesabın bedeli, yeni bir savaş diliyle gizlenir; daha fazla gerilim, daha fazla çatışma ve daha fazla kan üzerinden zaman kazanılmaya çalışılır.
Amaç, ortalık yatışana, gündem değişene, mesele unutulana kadar yanlış hesapların ve riskli kararların siyasi sorumluluğunu PKK ve SDG yönetiminden uzaklaştırmak ve bedeli yine başkalarına ödetmekti.
