Arap Zihninde Türkiye: Osmanlı Hafızası ile Modernite İmgesi Arasında
Tarihin eski sayfaları ile modern gökdelenler arasında Türkiye; Arapların şehirlerinin mimarisinde ve gündelik yaşamlarının ayrıntılarında hâlâ canlılığını koruyan Osmanlı mirasına duydukları özlemle öne çıkmaktadır.
Aynı zamanda bu durum, kimliğinden vazgeçmeden moderniteyi ve teknolojiyi kendi toplumsal dokusuna uyarlayan çağdaş bir kalkınma modeline beslenen hayranlığın kesiştiği büyüleyici bir odak noktası ve istisnai bir duygusal durum olarak belirginleşmektedir.
Zira Türkiye, Arap tahayyülünde yalnızca coğrafi olarak komşu, çıkarları Arap dünyasıyla kesişen bir ülke ya da bölgede etkili bir siyasi aktör değildir aksine siyasetin sınırlarını aşarak tarihsel hafızanın derinliklerine, kültürel vicdana ve yüzyıllar boyunca etkileşim, komşuluk ve medeniyetler arası iç içe geçiş süreçleriyle şekillenen kolektif tasavvurlara uzanan çok katmanlı sembolik bir varlıktır.
Arap zihniyetinde Türkiye, iki imgenin kesiştiği bir yapı olarak görünmektedir Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının sancağını taşıyan imparatorluğun imgesi ile son on yıllarda kendisini inşa, kalkınma ve siyasi özerklik bakımından örnek bir devlet olarak sunmayı başaran modern devlet imgesi.
Türkiye’nin Arap zihniyetindeki yerini anlamak, tarihi yalnızca geçmişe ait bir anlatı olarak değil, aynı zamanda maddi ve sembolik izleri bugün hâlâ Arap coğrafyasında görülebilen canlı bir yapı olarak ele almayı gerektirir. Osmanlı Devleti, hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca Şam bölgesinden Hicaz’a, Yemen’den Kuzey Afrika’ya kadar pek çok Arap ülkesinde mimari idari ve kültürel açıdan derin izler bırakmıştır.
Bugün dahi Arap şehirleri; kaleler, surlar, hanlar, çarşılar, camiler, meşhur Türk hamamları, yol ağları ve döneminin modern şehirleşme çekirdeğini oluşturan idari merkezler gibi belirgin Osmanlı mimari mirasını korumaktadır. Hatta bazı Arap toplumlarının günlük konuşma dilinde hâlen yaşayan Osmanlıca kökenli kelimeler dahi bu tarihsel etkinin kültürel sürekliliğini göstermektedir.
Özellikle Yemen’de Osmanlı mirası toplumsal hafızaya, dile ve mimariye damgasını vurmuş uzun tarihsel bir dönemin canlı şahidi olarak varlığını sürdürmektedir. Yemen’in birçok şehrinde, özellikle batı yüksek bölgelerinde ve eski kentsel merkezlerde Osmanlı karakteri taşıyan binalar, kışlalar, idari ve askeri yapılar günümüze kadar ulaşmıştır. Bunun yanı sıra ردo dönemde oluşan insani ve kültürel etkileşimler kalıcı sosyal uzantılar meydana getirmiştir. Bazı bölgelerin ve köylerin Türkçe çağrışımlı isimler taşıması ya da Türk kökenli ailelerin kuşaklar boyunca Yemen toplumsal dokusuna entegre olarak ülkenin sosyal ve kültürel yapısının bir parçası hâline gelmesi bunun somut göstergelerindendir. Benzer şekilde Suudi Arabistan’nın Hicaz bölgesindeki bazı tarihî şehirlerde görülen Osmanlı mimarisi ile yerel kültürde yaşayan Osmanlı hafızası da bu tarihsel iç içeliğin derinliğine işaret etmektedir.
Ancak Türkiye’nin Arap zihniyetindeki imgesi yalnızca tarihsel hafızaya dayanmaz; aynı zamanda bugün birçok Arabın bilincinde temsil ettiği kalkınmacı, siyasi ve medenî model üzerine de kuruludur. Siyasi çatışmalar ve istikrarsızlıklar nedeniyle birçok Arap ülkesinde kalkınma ve yeniden inşa projelerinin sekteye uğradığı bir dönemde Türkiye, Arap kamuoyunun geniş kesimlerinin gözünde; sanayide önemli ilerlemeler kaydeden, altyapısını güçlendiren, ulaşım ağlarını geliştiren, eğitimi yaygınlaştıran, son on yıllarda dikkat çekici biçimde sıçrama yapan savunma sanayisini güçlendiren ve nispeten bağımsız bir bölgesel varlık inşa eden Müslüman bir ülke modeli olarak öne çıkmıştır.
Bu imge, birçok Arapta ve genel olarak Müslüman toplumlarda bir gurur duygusunu beslemiştir. Çünkü Türkiye, halk nezdinde yalnızca bir Türk ulus-devleti olarak değil; İslami arka plana sahip bir toplumun, medeniyet iddiasından ve uluslararası görünürlüğünden vazgeçmeden yükseliş gösterebileceğinin somut bir örneği olarak algılanmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye’nin Arap toplumlarında sahip olduğu geniş popülerlik daha anlaşılır hâle gelmektedir. Bu ilgi yalnızca siyaset düzeyinde değil, gündelik hayat ve popüler kültür düzeyinde de güçlü biçimde hissedilmektedir. Nitekim dublajlı ya da altyazılı Türk dizileri, çok sayıda Arap ailesinin günlük yaşam ritüellerinin bir parçası hâline gelmiştir. Bu yapımlar; şehir yaşamı, toplumsal ilişkiler, mimari estetik, tüketim kalıpları ve gelenek ile modernliği harmanlayan kültürel kimlik tasvirleri aracılığıyla Türkiye imgesini Arap vicdanında yeniden şekillendirmiş; onu yalnızca bir devlet değil, arzu edilen bir yaşam tarzı ve duygusal olarak yakın hissedilen bir kültürel alan hâline getirmiştir.
Bu etki ekonomik ve tüketim alanına da yansımıştır. Pek çok Arap pazarında tüketicilerin belirli kesimlerinin giyimden mobilyaya, gıda ürünlerinden ev eşyalarına kadar Türk ürünlerini tercih etmeye yöneldiği gözlemlenmektedir. Bunun temelinde kalite, güvenilirlik ve kültürel yakınlık algısı bulunmaktadır. Bazı bağlamlarda Türk ürününe yönelim, yalnızca fiyat ve kalite ekseninde şekillenen bir tüketim tercihi olmaktan çıkmış; duygusal aidiyetin sembolik bir ifadesine, kültürel yakınlaşmanın bir biçimine ya da kendi kimliklerine daha yakın ve yerel ya da bölgesel alternatiflere kıyasla daha başarılı gördükleri bir modele duyulan hayranlığın yansımasına dönüşmüştür. Burada doğrudan siyasi anlamda bir sadakatten ziyade, Türkiye’nin tarih, siyaset, kültür ve yumuşak güç unsurları aracılığıyla Arap tahayyülünde biriktirdiği sembolik sermayeden söz etmek daha isabetli olacaktır.
Bununla birlikte Arapların Türkiye’ye bakışı tek boyutlu ve mutlak değildir; hayranlık ile eleştiri arasında salınmakta, bir yandan Osmanlı ihtişamını kaybedilmiş İslami birliğin sembolü olarak çağırırken diğer yandan ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden modern bir ulus-devlete gerçekçi bir gözle bakmaktadır. Ancak değişmeyen gerçek şudur ki Türkiye, Arap zihniyetinde istisnai bir konum edinmiştir. Bu konum yalnızca siyasetle açıklanamaz; tarih ile kültürün vicdanla, kimliğin çıkarla, hafızanın ise modern imgeyle kurduğu karmaşık ilişkinin ürünüdür.
Bugün Türkiye, Arap dünyasının geniş kesimleri için bir yükseliş imkânının sembolü, İslami kimliğe yabancı görünmeyen bir modernlik tasavvurunun temsili ve çatışma ile kaos dönemlerinden geçmiş toplumlara yeniden umut verebilecek ortak bir geçmiş ile arzulanan bir gelecek arasında kurulan köprü hâline gelmiştir.
