Dr. Selahaddin Sultan…Bilim insanı hapsedildiğinde ve soru sorulmasına izin verildiğinde

Dr. Selahaddin Sultan…Bilim insanı hapsedildiğinde ve soru sorulmasına izin verildiğinde

Her yokluk bir kopuş değildir; her örtülüş de bir sönüş değildir. Zira öyle insanlar vardır ki bedenleriyle uzak olsalar da eserleriyle hazır bulunurlar. Duvarların ardında tutulduklarında bile anlamları ufuklara yayılır; akılları terbiye eder, kalpleri uyandırır ve şunu hatırlatır: Kapılar kapatılsa da nur hapsedilmez; karanlıklar üstüne yığılsa da söndürülemez. İşte Rabbânî âlimlerin yokluğu böyledir: Kalbi ağırlaştıran ama etkiyi zayıflatmayan, gözü hüzünlendiren ama ümidi öldürmeyen bir yokluk.

Bu öncülerin başında ise ilim, davet ve cihad terbiyesi alanlarında büyük bir isim durur: Kıymetli hocam Dr. Salahuddin Sultan. Üzerine çöken imtihan yıllarca uzamış, öyle ki yokluk adeta çökmüş bir zamana dönüşmüş; zaman ise buna canlı bir şahit olmuştur. Hafıza sönmeyen bir vefa hâline gelmiştir. Sanki onun kalplerdeki varlığı meclislerdeki varlığından daha güçlü, ümmet üzerindeki etkisi ise onu kuşatmaya çalışan her türlü kayıttan daha köklü ve daha sağlamdır.Dava eri âlim: İddialarla değil, amelle yazılan bir hayat

Dr. Salahuddin Sultan, davetçiler sicilinde sıradan bir isim, âlimler listesine eklenen bir sayı değildi. Aksine o, eserlerinin şahitlik ettiği, kurduğu kurumların teyit ettiği ve kendisinden ilim alıp onun edebiyle edeplenen, din hizmeti ve toplumun ıslahı yolunda onun izinden yürüyen nesillerin doğruladığı canlı bir ilim projesiydi.

O; fıkıh ile terbiyeyi, temellendirme ile uygulamayı, şeriat ile hukuku, ilim ile amel ve öğretimi, naslar ile onların maksatlarını, yazılı söz ile etkili hareketi bir arada toplamıştı. Nihayetinde sadece teorik anlatımla yetinmeyen, insanların gerçekliğine inen; yaralarını tedavi eden, eğriliklerini düzelten ve içlerinde iman ile amelin manalarını yeniden dirilten bir âlim modeli hâline gelmişti. Hatta kanaatimce o, “göklerin melekûtunda büyük bir kimse” olmuştur.Eğer âlimlerin değeri bıraktıkları eserlerle ölçülüyorsa, onun davet alanlarındaki, kurum inşasındaki ve bilinç oluşturmadaki süreklilik arz eden etkisi; inkâr edilemeyecek bir şahit, reddedilemeyecek bir delildir. Zira akılları inşa edenle binaları inşa eden bir değildir; nesiller yetiştirenle servet biriktiren de bir değildir. Asıl ümmetleri inşa edenler onlardır, hakikatte; kendilerine layık olmayan muamele ile karşılaşsalar bile.

 

Talebenin vefası: Hocanın etkisi öğrencilerinin sesinde sürdüğünde

Bir âlimin, talebelerinin sözlerinde diri kalmasından, derslerinde canlılığını sürdürmesinden, fikirlerinde uzanıp gitmesinden daha büyük ne olabilir? Sanki onun sesi kesilmemiş, meclisi hiç dağılmamış gibidir. Nitekim ben de verdiğim her derste, yaptığım her konferansta ve katıldığım her programda; kıymetli hocam Dr. Salahuddin Sultan’ın akıllara ve kalplere yaydığı o nuru hatırladığımı hissediyorum. Onun sözlerinden örnekler veriyor, ifadelerini yeniden canlandırıyor ve anlamlarını tekrar yayıyorum. Bunu sadece kuru bir aktarma olarak değil, canlı bir devamlılık olarak yapıyorum; sanki bize ektiği ilim, onun yokluğunda onun adına konuşan bir dile dönüşmüş gibi.Onun görüşlerini zikrettiğimde, onları yalnızca ilmî içtihatlar olarak değil; sağlam bir temellendirme ile gerçeklik bilincini bir araya getiren olgun bir düşüncenin örnekleri olarak aktarırım. İçtihatlarını dile getirdiğimde ise, onları talebelerime; denge kurabilen bir aklın, basiret sahibi bir kalbin ve sadece teorik anlatımla yetinmeyip anlamları insanların hayatına indirmeyi hedefleyen bir yöntemin delilleri olarak sunarım. Öyle ki öğrenci şunu hisseder: İlim, ezberlenen kelimelerden ibaret değil; yaşanan bir hayat ve izlenen bir yoldur.

 

Ders olarak okutulan bir hayat: İlimden mürüvvete

Onu anlatırken yalnızca düşüncesi ve ilmiyle yetinmem; hayatını da, içindeki duruşlarıyla birlikte hatırlatırım. Talebelerimin önünde, renk değiştirmeyi bilmeyen erkekliğinden, kırılmayı kabul etmeyen mertliğinden, öğretmeden önce talebelerini kuşatan coşkun şefkatinden ve başlı başına bir ders olan yüce ahlâkından kesitler sunarım. 

 Çünkü onun hayatı, anlatılan bir konu olmaktan önce, başlı başına öğreten bir mektepti.Onu talebelerime yalnızca ilim aktaran bir hoca olarak değil; öğretmeden önce terbiye eden, meseleleri anlatmadan önce değerleri yerleştiren bir insan olarak anlatırım. Ta ki şunu idrak etsinler: Hakiki âlim, bilgileri toplayan değil; ilim ile ameli, anlayış ile ahlâkı, hakta sebat ile muamelede inceliği bir araya getiren kimsedir. İşte bu anlamlar, insanı inşa eder, ümmetleri ayağa kaldırır ve kalıcı bir etki bırakır.

 

Canlı hatıra: Yokluğun söndüremediği bir varlık

Böylece onun zikri derslerimde canlı bir varlığa dönüşür; yokluk onu söndüremez, kapılar onu engelleyemez. Sanki onu görmeyen nesiller tanımış, meclisinde bulunmayanlar onunla oturmuş, sesini duymayanlar ise talebelerinin sözlerinde ve hâlâ meclislerde yankılanan, akıllarda meyve veren fikirlerinin yankısında onu işitmiş gibidir.

Bu da ancak samimi ilmin ölmemesi, kalpten çıkan etkinin nice kalplerde yer bulması sebebiyledir. Nitekim sahibi perdelenmiş olsa bile, onun eseri kendisine şahitlik etmeye devam eder; faziletini dillendirir ve zaman içinde akıp gider. Öyle ki yokluğu, başka bir türden varlığa dönüşür: Daha köklü, daha kalıcı ve daha derin bir etki bırakan bir varlığa.Bedenin hapsi, fikrin özgürlüğü: Zulmü belgeleyen bir çelişki

Kalplere hayat olan sözü olan biri nasıl hapsedilir? Allah’ın kendisiyle akıllara genişlik verdiği birine nasıl daraltma uygulanır? Bu manzara, vicdanı sızlatan ve soruları kışkırtan çarpıcı bir çelişkidir. Zira inşa, yıkımla; ıslah, baskıyla; davet ise hapisle karşılanmaktadır. Sanki hayrın dışlanması, nurun perdelenmesi ve doğru sözün susturulması istenmektedir.

 

Ne var ki Allah’ın sünneti değişmez: Hapishaneler hiçbir zaman davetçilerin sonu olmamıştır. Aksine çoğu zaman bir yayılmanın başlangıcı, daha geniş bir etkinin çıkış noktası olmuştur. Çünkü Allah, sıkıntıların içinden lütuflar çıkarır; darlığın içinden etkiyi genişletir ve zincirleri, fikirlerin daha uzak ufuklara ulaşmasına vesile olan köprülere dönüştürür.Adalet sorusu: İnsaf kimin için?

Adalet, imarın temelidir; istikrarın dayanağı ve ümmetlerin üzerinde yükseldiği değerler terazisidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder” (Nahl, 90). Bu terazi bozulduğunda dengeler sarsılır, haklar zayi olur ve zulüm geçici bir durum olmaktan çıkıp endişe verici bir olguya dönüşür.

İşte bu ölçü çerçevesinde susmayan şu soru ortaya çıkar: Âlimler hangi suçla ortadan kaldırılır? Fazilet sahipleri hangi ölçüyle değerlendirilir? Adaletin sesi sustuğunda insaf kimin için olacaktır? Bunlar, diri bir vicdanın görmezden gelemeyeceği, insaf sahibi bir aklın da yüz çeviremeyeceği sorulardır.

 

Âlimler: Zayi edilmemesi gereken bir servet

Âlimlerini kaybeden ümmetler, aslında pusulalarını kaybeder; sahip olduklarının en kıymetlisini heba ederler. Zira maddi servetler telafi edilebilir; fakat köklü akıllar ve terbiye eden nefisler kolayca telafi edilemez, kaybedildiğinde geri getirilemez.

Bu sebeple hikmetin gereği ve sağduyunun icabı şudur: Âlimlerin değeri korunmalı, konumları muhafaza edilmeli ve ilimlerinden istifade edilmelidir. Çünkü onlar fitne zamanlarında emniyet sübabı, şaşkınlık anlarında hidayet kandilleridir. Onların yokluğu sadece kendileri için değil, bütün bir ümmet için bir kayıptır.Ümitli bir son: Samimi bir dua ile sarsılmaz bir umut arasında

Kalpte kesilmeyen bir dua kalır: Allah’ın, kulu Salah Sultan ve bütün kardeşlerinin sıkıntısını gidermesi, belayı kaldırması, ilim ehline makamlarını iade etmesi, doğru sözün itibarını yeniden kazandırması; zorluktan sonra kolaylık, darlıktan sonra genişlik ve ayrılıktan sonra yakın bir kavuşma nasip etmesi…

Zira gece – ne kadar uzun olursa olsun – sona erer; zulüm – ne kadar şiddetli olursa olsun – yok olup gider. Allah’ın vaadi haktır, asla geri kalmaz: “Allah, emrinde galiptir” (Yusuf, 21). 

 

Diğer Yazıları

Yorum Yaz